5 Ocak 2009 Pazartesi
Gençliğimde düşünce yapımı şekillendiren bir kitap (roman) vardı. Benim “ben” olmama çok faydası olmuştu. O zaman ki adı “Bir Pınar ki” idi. (Şu roman ve film isimlerini romantik yapmasalar…) Orijinal adı “The Fountainhead”. Bu kitabın sosyal bilimler açısından önemli olduğunu, ODTÜ – İşletme’de okurken öğrendim.
Geçenlerde araştırdım. Yeni bir baskısı varsa, çocuklarıma hediye etmek için. Türkçe olarak yeniden basılmıştı. Bu seferki adı “Hayatın Kaynağı”…
Yazarı Ayn Rand, 12 yayımcıdan kovulduktan sonra, genç bir editör tarafından kabul edilir. Bu editör firmasına “Eğer bu kitap size uygun değilse, ben de size uygun bir editör değilim” diye mesaj gönderir. 1943 yılında yayımlandığında o zamanki medya tarafından olumsuz eleştiriler alır. Ama ağızdan ağıza ünü yayılır ve yüzbinlerce satar. (Bu zamana kadar 5 milyonun üzerinde satmış.)
1949’da da Gary Cooper’ın başrol oynadığı filmi çekilir.
Yazarın görüşlerini, yayıncının düşüncelerini sevmeyen bir eleştirmenin bile kitabın önünde nasıl saygıyla eğildiğini şuradan izleyebilirsiniz.
Bu kitabı neden öneriyorum. “Yaratıcılık” tanımı için… Bir de “bencillik” ile “bireycilik” arasındaki ayrımı en iyi anlatan kitap olduğu için… Okumakta çok yarar var.

Etiketler: Ayn Rand, bencillik, bireycilik, Hayatın Kaynağı, The Fountainhead, yaratıcılık
Kategori: yaşamın içinden | 10 Yorum »
4 Ocak 2009 Pazar
Halk tabiri ile “eski kulağı kesiklerden” idi. Ne yapıp ediyor, sonunda işini kıvırıyordu. Bölüm Başkanlarına ve daha üst kademeye makam arabası verilmişti. Müdür Yardımcısı olmasına rağmen, hemen her akşam eve şirketin bir arabasıyla gitmeyi beceriyordu.
Onun amiri idim. (Benim de makam arabam yoktu) . Evim, yolunun üstünde olduğundan, bazen beni de eve bırakıyordu.
Performansını veya bir davranışını eleştirirsem o gün bana ceza veriyordu: “Uğur bey, siz bugün eve giderken başınızın çaresine bakın.”

Etiketler: amir, ceza, makam arabası
Kategori: yaşamın içinden, İş hayatı | 6 Yorum »
3 Ocak 2009 Cumartesi
Konu inovasyon olduğunda, bireyselliğim galip gelir. (Bu noktada, kişisel sitemdeki SANDIKTAKİLER kısmında “Yaratıcı Profesyonellik” yazısını öneririm.) Şirket için en iyisini yapmaya çalışırım. Aidiyet duygumdan değil, bireyselliğimi destekleyen / oluşturan profesyonel ahlakım böyle gerektirdiği için.
İtiraf edeyim. Geçmişte benim de gururla (takım tutar gibi) “şura’lıyım” dediğim zamanlar oldu. Ama 15 yıldan beri “şimdi şurada çalışıyorum” diye yanıtlıyorum. Hiç bir şirkete ait olamadım.
İşe girerken, orada proje(ler) yapıp yapamayacağıma bakarım. Zorluğu ve karmaşıklığı ile beni cezbeden bir proje varsa, “benden başkası bunu kolayına beceremez” diye kendime söyleniyorsam, o işe EVET derim.
Ötesini söyleyeyim. Başarıyla kotardığım proje ve ürünlere bile aşık değilim. Ortaya çıkarır, başarıyla yönetirim. Sonra biri çıkar “ben daha iyi yaparım” der. (Bunlar mutlaka ortaya çıkar). Üst yönetim de aynı fikirdeyse hemen “ilgilisine” bırakırım.
Şu ana kadar, benden sonra “daha iyi” yapabilen çıkmadı. Her bilgiyi paylaştığım, kendime birşey saklamadığım halde… Bıraktığım noktada, pazar payı azalmaya başladı, proje ilerlemedi, üstüne anlamlı birşey eklenemedi, vb…
Şunu öğrendim: “ithal vizyon ile proje yönetilemez“.
“O senin bebeğindi, neden bu kadar çabuk bıraktın” diyenlerin dolduruşuna da gelmem… Hatta, gizli bir haz da duyarım. Artık, yeni bir bebek (proje) oluşturmanın zamanı gelmiştir.
Yaşasın inovasyon.

Etiketler: aidiyet, başarı, bireysellik, inovasyon, proje, proje yönetimi, vizyon, yenilik, ürün
Kategori: İş hayatı | 7 Yorum »