26 September 2016 Monday

Sen ve Ben

2006 senesinin sonunda, TIME dergisi yılın kişisi olarak SEN demişti.

YOU, Time cover ile ilgili görsel sonucu

2013 Mayıs’ında BEN, BEN, BEN KUŞAĞI‘nı kapak resmi yapmıştı.

time-me

Zaten bu arada, “anı yaşamak” değil, orada olduğunu ispatlamak önem kazanmaya başladı.

Bazı öğrenciler, mezuniyet töreninde kepler atılırken resim çekmekte olduklarından yanlışlıkla ellerindeki cep telefonlarını fırlattılar. Başkalarının yaralanmasına neden oldular.

Bugün Facebook’da sevgili Özer Dölekoğlu sayesinde şu resmi gördüm.

Herkes “BEN ve diğer…” resmini çekiyor. Özer’in yorumu “Artık ünlünün fotoğrafını çekmek yerine, “ünlü ve en önemli olan ben” kafası geldi“.

Kesinlikle katılıyorum.

😉

Mutlaka zaman içinde daha da ilginç noktalara gidecektir. Kayıt altına almak ve CRM ve Sosyal CRM derslerinde davranış değişikliği konusunda kaynak oluşturmak için bloga ekledim.

Benzer konulu resimlerle zenginleştireceğim.

😉

25 September 2016 Sunday

Dönüşüm Durmaz

Dijital Dönüşüm yazılarımı ( [1] , [2] , [3] , [4] hatta [a] , [b] ) okuyanlar bilir. Öncelikle işin bakış açısı veya anlayışı veya kültürü (siz hangi deyimi kullanmak isteseniz) üzerinde duruyorum.

İlk yazıda “neden bir bakış açısıdır” diye uzun uzadıya anlatmaya çalıştım. Bu yazıda müzik endüstrisi üzerinden örnekler vereceğim.

🙂

Müzik endüstrisi deyince, aklınıza popüler şarkıcılar gelmesin. Onlar bir parlayıp sonra yok oluyorlar.

Başıma bir şey gelmeyecekse,

  • Queen, Dire Straits, Genesis, Pink Floyd, Jethro Tull (bunlar ilk anda aklıma gelenler)
  • Freddie Mercury, Ian Anderson, Keith Emerson, Eric Clapton (az düşünsem bir 7 – 8 tane daha)
  • Bohemian Rapsody, Epitaph, Papa Was a Rolling Stone, Ain’t No Sun Shine (belki bir 20 tane daha)

bence modası geçmez.

😀

Benim müzik endüstrisi deyince kasdettiğim cihazlar. Şuradan başlayalım.

İlk önce gramofon ve taş plak vardı. muzik-1

Plak markalarından biri “Sahibinin Sesi” Yanında da köpek var.

Köpekler, sahiplerinin sesini kesinlikle ayırt ederlermiş. Başka biri ne kadar aynı şekilde seslense bile yutmazlarmış. Ancak, bu “Sahibinin Sesi” marka plaklar o kadar aynıymış ki, köpek bile sesin sahibinden çıktığını sanırmış.

😛

Sonra, pikap ve PVC plak çıktı.  muzik-2

Artık cihazı kurmak için o kolu çevirmek, iğne ayarını iyi yapmak… gibi uğraşlar ortadan kalktı. Plağı koy. Şarkı veya plak bitene kadar huzur içinde otur.

Pikap sanayi, nerede ve nasıl müzik dinlemek (ve buna ne kadar para ayırmak) istediğinize göre çeşitler üretti. (Bu konuda Sayın Serdar Kuzuloğlu’nun “Plak olayına giriş ve pikap seçim rehberi” isimli yazısında, pikap çeşitlerini ve her birinin özelliklerini okuyabiliriniz.)

Pikap’ın daha ileri ve yeni modellerinin çıkışını yıkıcı yenilik olarak almıyorum.

🙂

muzik-3Bence, müzik sanayii tümden değiştiren şey, aktarma ve gerektiğinde kayıtları silip yeniden kayıt etme olanağı veren kasetlerin çıkışıdır.

Sevdiğimiz parçalardan bir liste oluştururduk. Bu listeyle müzik mağazalarına gider ve bunları bir kasete kayıt etmesini isterdik. Onlar plaklardan veya sanatçının kasetlerinden o parçaları istediğimiz sıraya göre kayıt ederlerdi. Böylece, beğendiğimiz şarkıları istediğimiz sıraya göre dinlemek için pikapa tak, çıkar yenisini tak… işleminden kurtulmuş olurduk.

Bu nedenle kasetlerin ve kasetçalarların çıkışını yıkıcı yenilik olarak niteliyorum.

  • Bir anlamda korsan müzik piyasasının yeni çıkışı da diyebiliriz.

Daha sonra, tıpkı pikaplar gibi, kaset çalarların da çok farklı türleri piyasaya çıktı.

🙂 walkman-1

Bir gün Sony’nin üst yönetiminden birinin yürüyüş yaparken müzik dinlemek için bir cihaz icat ettiği söylendi.

Walkman ile tanıştık.

walkman-2Artık, soldaki gibi kocaman kaset teypleri taşımak zorunda kalmayacaktık 😛 (Tamam, abarttığımı kabul ediyorum.)

Bir walkman’i beline tak, yollarda yürü. Birden bire daha fazla yürüyüşe çıkan olmaya başladı.

Kulaklığını taktıktan sonra bönleşen kişilerin sayısı da katlanarak arttı elbette.

Kulaklığını hemen herkesin dinleyeceği kadar yüksek sese getirdiği için, şehirlerarası otobüs şoföründen fırça yiyen modelini bile gördüm.

😉 muzik-4

Ve disketler CD’ler çıktı.

Kasetlerle kıyaslandığında, koruması çok daha kolaydı. (Elbette kopyalaması da çok daha kolaydı).

Pazarlanabilirliği de daha fazlaydı. Yandaki resimdeki gibi sunumlar ortaya çıktı.

Elbette, CD çalarlar da ortalığı kapladı. Ne var ki CD’lerin iyi tarafı, PC’lerle müzik dinleme fırsatı vermesiydi. Birçok arkadaşım, PC’lerine bağlı hoparlör sistemleri sayesinde evin her odasına müzik yayın yapmaya başladılar.

Bu dönemde SONY “korsan CD’ye karşı savaş” başlattı. Cihazlarında korsan (veya evde bizzat kendinizin ürettiğiniz) CD’ler çalınamıyordu. Teknik adamların elinden bir şey kurtuşlmaz ama, sokaktakiler, SONY marka CD’leri kopyalayamıyordu.

Sonuçta, SONY marka CD’ler ve CD çalarlar daha az satılmaya başlandı.

  • Müşteri davranışına karşı durunca, markanın büyüklüğü değil, müşteri ihtiyacı kazanır.

🙂 walkman-3

Walkman de gecikmeden kendini CD’ye uyarladı.

İster istemez daha büyük de olsa, sabah (sadece sabah olması şart değil, istediğiniz zaman) yürüyüşlerinizde istediğiniz müziği dinleyebiliyordunuz.

walkman-4🙂

Bu sıralarda Fraunhofer Institute’deki gençler, öyle orta boyda tencere kapağı gibi bir cihazı yanınızda taşımanıza gerek olmadığını anladı ve müşteri ihtiyacına daha UFAK bir çözüm buldu.

MP3’ler ortaya çıktı.

MP3’ler daha hızlı yayıldı. Yanında çanta taşımana gerek yoktu. Kulaklığı katla, cihazı cebine koy… Tamam.

😀

Arkasından oyuna Apple girdi.  muzik-5

Önce MP3’e benzeyen, sonra daha fazla arama ve seçme kolaylığı sağlayan iPode’ları piyasaya sürdü.

iPode’lar da hızla yayıldılar.

Bu sırada akıllı telefonlar da çıkmaya başladı. iPode almaya gerek yoktu, akıllı telefonu da aynı amaçla kullanabiliyordun.

Müzik indirmeyi sağlayan web siteleri hızla büyüdü.

🙂

muzik-6Sonra Spotify çıktı.

Her yerde ve kesintisiz olarak istediğin müziği sunmaya başladı. “Telefonumla müziğimi dinlerken Uber aracına bindim. Aynı parça çalmaya başlamaz mı?” cümlerini duyuyoruz.

🙂

Bu yazı, müzik endüstrisini irdelemek için yazılmadı.

Amacım şunu göstermek: Ne zaman ki birileri “zirvede biz varız” diye rahatlığa gömülmüşse… Köklü bir değişilklik yapmak yerine küçük değişikliklerle değişimi geçiştirmeye çalışmışsa… Birileri onların liderlik koltuğunu ele geçirmiş.

Üstelik bir daha dönmemecesine…

Her yerde, kollu hesap makinesi veya daktilo örneği veriliyor. Benim müzik sanayiinden örnek verme nedenim, son 4 – 5 yıkıcı değişikliği bu siteyi okuyanların çoğunun hatırlayacak yaşta olması.

😉

İlk satıra geri dönüyorum. “Öncelikle işin bakış açısı veya anlayışı veya kültürü (siz hangisini kullanmak isteseniz) üzerinde duruyorum” demiştim. Eğer, “sektörün lideriyiz ve şimdi biz olduk” diye düşünürseniz, dönüşüm kültürünü anlamamışsınız demektir.

Güneşe Basmak isimli kitabın son satırlarındaki “Yaşanabilecek en güzel zamanlar, çünkü neredeyse bildiğini sandığın her şey yanlış” cümlesini söylediğimde beni “eziyet çekmeyi sever” (mazoşist) diye tanımlayanlara diyorum ki:

Yarış zirveye ulaşınca bitmiyor. Daha zor bir yeni yarış başlıyor.

Piyasadaki küçük esintileri, kıpırdanmaları anlamak; bunların hangilerinin nasıl bir tehdit oluşturabileceğine kafa yormak; alışılagelmiş, “biz büyüğüz, dokunamazlar” diye düşünmek yerine seni tehdit edebileceği alanları (tıpkı o küçük  kıpırtının yatırımcısı gibi) düşünmek;  belki bunca yıldır yatırım yaptığınız cihazları veya teknolojiyi atıp yeniden başlamak gerekebilir.

Tıpkı Olimpiyat Ruhu gibi. Önemli olan yarışta olmak. Daha kötüsü ise, dışarıda kalmak.

😉

 

 

 

 

 

 

 

23 September 2016 Friday

Paylaşmak

Vermek veya ortaya koymak yerine PAYLAŞMAK kelimesinin kullanıldığını ilk defa 2000 senesinde bir toplantıda farkettim.

Toplantı katılımcılarından biri “Şu raporu bizimle paylaşır mısın?” diye sordu. Raporu o toplantıda sunmak zaten benim görevimdi.

Şimdi senin raporunu dinleyelim” veya “Raporu bize anlatır mısın?” veya “Sıra Uğur’un raporu sunmasında“… Ne bileyim birçok cümle kurulabilir de, paylaşır mısın kulağıma ve beynime  aykırı geldi.

  • Bir konuşma içinde son derece gereksiz veya aykırı bir kelime veya cümle söylendiğinde, hafızamda asılı kalır. Bu nedenle toplantının konusunu veya benim hangi raporu sunmam gerektiğini hatırlamıyorum. Ancak o konuşma ve bu kelimeyi kullanan kişinin o gün ne giydiğini bile aklımda birkaç saniyelik kısa video gibi kalmış.

😮

Paylaşım“ın gereksiz kullanımı beni son derece rahatsız ediyor. Tamam, teşhir etmeyi ve zaman tüketmeyi sosyal paylaşım zannedenleri de kabul ediyorum. Artık, sosyal mecralardaki tüm iç dökme ve teşhirleri bile “paylaşım ekonomisi” diye anlatanlara bile katlanabiliyorum, düzeltmeye niyetlenmiyorum. Ama bir yerde DUR demek gerekiyor.

Pastayı paylaşalım. Bana büyük dilim ver” diyebilirsiniz. “Bu projenin sorumluluğunu paylaşalım” diyebilirsiniz. “Kârlarımızı şöyle paylaştıralım” deseniz de olur. “Hepsini kendine alma, biraz da bizimle paylaş” da olur.

pasta

Raporu bizimle paylaşır mısın?” ne demek yahu?.. Aklımdan “Kimlere hangi sayfaları istiyor?” sorusu geçmişti. Neyse ki jeton hemen düştü. Raporu anlatmaya başladım.

  • Sanırım üst yönetim eğitimlerinde “emir kipi kullanmayın” veya “ödev verir gibi konuşmayın” uygulamalarının bir parçası.

😉

Yabancı kanallardan birinde, röportaj izliyordum. Kendisiyle görüşme yapılan kişi oldukça yaşlı bir bilim insanı.

Programın sunucusu, misafirine yaşını (muhtemelen nezaket gereği “Kaç yaşındasnız?” demek yerine) “Yaşınızı bizimle paylaşır mısınız?” diye sordu. Adamın yanıtı tam aklımdan geçirdiğim gibiydi:

Elbette paylaşırım. Ne kadarını istersiniz?

😀