"çalışan" etiketli yazılar:

Başarıya giderken

29 July 2010 Thursday

Son [1]  [2]  [3] yazılardan sonra yayınlanan veya “bana özel” gönderilen yorumları okudum. Bazı mevcut ve/veya eski profesyoneller farklı anlamış. Yazıyı okumadan sallayanları zaten dikkate almadım.

“Tamamen amire bağlıdır” cümlesi bazen eksik yorumlanmış.  Profesyonellik iddiasındaki herkeste zaten olması gereken özelliklerden söz etmediğim için.  Oysa daha önce defalarca vurguladım. Profesyonel olmanın bazı kuralları var.

:-D

Eğitim + ediniler + öğretiler bütünüdür demiştik:

Demek ki, çalışkan olacağız. Kendimizi geliştirmeye çalışacağız. Öğrenmekten bıkmayacağız. Güncel mesleki bilgiyi izleyeceğiz. Mezun olduğumuz yıllarda kalmayacağız. Bize verilenle yetinmeyeceğiz.

Düşünce ve davranışlar bütünüdür demiştik:

Demek ki, ahlaklı olacağız. İşimizi önde tutacağız. Bazen patrona rağmen sorumluluk alacağız.

Bunların olması, başarılı olacağınız anlamına gelmiyor.

;-)

Tüm bunlar olduktan sonra (ki zaten olmalı da…) profesyonel olmaya kararlıysanız, iş patrona bakar.

:-D

Kartla Sadakat Olmaz @ YZB-2010

30 April 2010 Friday

Bugün Yerel Zincirler Buluşuyor 2010’da “Kartla sadakat olmaz” konulu oturumun yöneticisi idim.

Konuşmacılar sadakat kartı olan kurumların üst yöneticileri idi.

  • D&R Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Dilek Çuhacı
  • Kiğılı Genel Koordinatörü K. Hilal Suerdem
  • Teknosa Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Kadircan Erkıralp

:-D

Açılış sorum şöyleydi:

Tıpkı Rambo dizisi gibi,

İlk filmde 1997- 1999 yılında kart sayısı inanılmaz artmıştı. Sadece İstanbul’da 200’ün üzerinde markanın kartı vardı.

İkinci filmde 2002 yılında, kartı olan 8 – 10 marka kalmıştı.

Şu anda üçüncü film oynanıyor. Kartın dönüşü… Yeniden herkes kart çıkarıyor.

“Sizce dördüncü filmde ne olacak?” diye sordum. (Okuyanlar anımsayacak… Blog’da da sormuştum.)

:-)

Konuşmacılar ayrıntılı bilgiler aktardı. Kısaca özetlersem…

Sayın Kadircan Erkıralp, “kartın sadece müşteriyi tanıma aracı” olduğunu vurguladı. “Müşteri kartı yanında taşımak zorunda değil. Cep telefonu numarası ile aynı işlemi yapabilecek.” diye belirtti. Zaten Teknosa’larda bu uygulama başlamış.

Sayın Dilek Çuhacı, “kartın iyi müşteriyi ayırt etmek için firmalar açısından bir mecburiyet” olduğunu belirtti. “Diğer perakendeciler ile ortaklaşa projeler geliştirileceğini” söyledi.

Sayın Hilal Suerdem, önemli bir ayrımı vurguladı. Benim “ilk film” diye adlandırdığım dönemde, finansmanı marka sahibi kurumlar karşılıyordu. Bunun kriz döneminde ne kadar hasar verdiğini hatırlattı. (Neden ikinci film ile ortada kart kalmadığını da söylemiş oldu.) “Bundan sonra müşterinin iç dünyasına seslenen projelerin sayısının artacağını” belirtti.

:-D

Her üç konuşmacı ile aynı fikirde olduğumu belirteyim. Teknoloji sayesinde, “kartınız yanınızda olmasa bile, size özel işlem yapılması sağlanacak. Sadakat ortaklıkları kurulacak (ki bunu uzun süreden beri iddia ediyorum). Ve müşterinin sadece ihtiyaçlarına değil, duygularına seslenen projeler de ortaya çıkacak.

:-D

Daha sonra “kartı konuştuk, biraz da sadakati konuşalım” dedik.

Teknolojinin giderek artan kullanımı, cep telefonunu veren müşteriler için her mağazada tanıma sistemlerinin geliştirilmesi, doğru teklif sunmak için kullanılan modeller konuşuldu. Bunların yanı sıra, insani unsurların önemi, duygulara seslenmenin ne kadar müşteri sadakati sağladığı, çalışanları dışlayan sistemlerin işe yaramayacağı da vurgulandı.

:-D

Hepi topu 45 dakika olan, keyifli ve öğretici bir toplantı olduğu kanaatindeyim.

:-D

Kan, ter ve gözyaşı (2)

17 January 2010 Sunday

Kan ter ve gözyaşı yazısında bahsettiğim iş adamı arkadaşımı biraz anlatayım.

Babasının görevi nedeniyle ailece ABD’deyken 5 yaşında okula başlamış. Sonra Ankara’ya gelince TED İlkokuluna gitmiş. Sonuçta 16 yaşında ODTÜ İşletmecilik’e girip 20 yaşında mezun oldu.

Okurken çalışıyordu. Mezun olunca İzmir’de bir mümessillik firmasında işe başladı. Türkiye’ye kağıt ve selüloz ithal ediyorlardı. Firmadaki tüm işleri o kotarıyordu. Ziyarete gittiğim zaman gördüm. Baş ucunda kağıt ve selüloz yayınları vardı. Konusundaki yabancı yayınların hepsini takip ediyordu.

:-P

Firma zaten 3 – 4 kişi. Genel Müdür, patronun yakın akrabası… Aydan aya maaş almaya geliyor. Aradan 1 – 2 yıl geçti. Arkadaşım terfi etmek istedi. “Sen daha küçüksün” dediler. Biraz daha sabretti. Sonra yine… “Küçüksün…”

İşten ayrılıp İstanbul’a geldi. Kendi mümessillik firmasını kurdu. Temsil ettiği şirketlere durumu bildirdi. Büyük çoğunluğu, onun peşinden geldi.

Eski patron, kurmayları ile Avrupa seyahatine çıkıp şirketleri ziyaret etti. Teker teker… “Onun hiç birşeyi yok. Biz kocaman bir holdingiz…” söylemleri ile… Şirketleri yeniden kazanmaya çalıştılar.

Bu ziyaretlerin bazılarında, bir kağıdı yırtıp gelenlere sormuşlar. “Bu kağıdın nasıl yapıldığını, lif uzunluğunu vb… biliyor musunuz?”

Kurmay kadro “biz büyüğüz” demeyi biliyor ama, mümessil olduğu konudan anlamıyor.

O biliyor!…” diyorlar, ziyaretçilere…

Patronun ziyareti bazılarını geri almayı sağladı. Ama büyük çoğunluğu arkadaş ile kaldı.

:-P

Nasıl oluyor da her gün 50,000 dolar kar etmek zorunda olan bir şirket olunuyor diye sorarsanız…

O çabaya bizzat şahit oldum.

:-)