"ODTÜ" etiketli yazılar:

Oğlumun isim babası

20 June 2010 Sunday

1979 yılıydı galiba… Bir ukalalık ve kendimi beğenmişlik sayesinde Emel Ataç’ın Statistics for Management (Yönetim İstatistiği) dersine öğrenci asistan oldum. (Öyküsünü başka bir yazıda anlatırım :-D )

Sonra farkettim ki 100 – 150 metre mesafede oturuyormuşuz. Komşu sayılırdık… 

Bu sayede, Emel hocanın eşi Osman Ata Ataç ile tanıştım. İstatistik dersinin öğrenci asistanı olunca, bilgilerimi perçinlemek de istedim. Osman hocanın verdiği Social Statistics (Sosyal İstatistik) dersini aldım.  (Bu dersin final sınavıanlatmıştım. )

;-)

Osman A. Ataç, o dönemde hem okulda ders veriyordu, hem de Ankara’nın en büyük holdinginde CEO idi. Komşuluk, öğrencilik ve öğrenci asistanlık sayesinde daha sık görüştük.

Mezun olmaya az kala , bir sınıf arkadaşımız şirket kurdu. Bazı sınıf arkadaşlarımız da birlikte çalışmaya başladı. Osman hoca ona danışman oldu. Arkadaşım bana da iş teklif etti. O sırada yanında çalışan bir diğer arkadaşım itiraz etti. (Bunun öyküsü de çok ders verdi bana… Bir gün yazmalıyım. :-P )

O gün yaşadığım hayal kırıklığı, en büyük şansım oldu aslında. Osman hocam bana öğüt verdi. İlk defa o gün bana ne kadar değer verdiğini anladım. Bizim usta-çırak ilişkimiz de o gün başladı.

Okul bitti. İstanbul’a geldim. Hemen işe girip çalışmamı istedi babam. Ben akademisyen olmayı tasarlamıştım. Mezun olduğum yazın başında yeniden Ankara’ya dönmek zorunda kaldım. (Bu da ilginç bir öykü… O günlerde acı gibi gelirdi ama sonra “iyi ki olmuş” dedim. Anlatacağım :-D )

Osman hocam bir pazar araştırması yönetecekti. Beni yanına aldı. Anket hazırlamayı, çapraz kontrol sorusu sormayı, anket değerlendirmeyi, raporlamayı öğrendim. Daha sonra anket doldurttum.

  • Üst düzey bir konuydu, sokaklarda pek dolaşmadım. Ama yolunuzu kesip anket yapmak isteyenlerin halinden anlarım.

O yaz 2 anket daha hazırladık. Ben daha iyi öğrendim. Sınıf arkadaşım Şule de anketör olarak görev aldı.

Osman hocamla sürekli birlikte çalıştık. Bu sayede birinci ağızdan “üst düzey yönetim” eğitimi aldım.

Hani, eski Atina Okulu’nda Sokrates Platon’a, Platon da Aristototales’e eğitim vermiş ya… Aynen öyle… Sürekli hocamın yanında bulundum. Usta çırak usulü eğitim aldım.

Bir inanç gibi titizlikle üzerinde durduğum profesyonellik kavramını Osman hocamdan öğrenmişimdir.

(Yukarıdaki resim Rafael’in “Atina Okulu” eserinden bir detay. Sokrates ve Platon’u gösteriyor.)

Yemek yapmayı az bilirdim. Ama mutfak sırlarını da Osman hocamdan öğrendim. CEO iken bile evde yemekleri kendisi yapardı.

Şule ile evlenmemizde Emel ve Osman Ataç çiftinin ciddi katkıları vardır. :-P

Düğünümüzü de onların teras katındaki evinde yaptık. Düğün yemeklerini, Osman hocamın baş aşçı‘lığında  3 yamak (sınıf arkadaşı) hazırladık. (Yok öyle organizasyon şirketine ihale edip de, son saniyede gittiğimiz bir düğün. Kendimiz hazırladık, dostlarla birlikte eğlendik.)

Sonra YÖK çıktı. ODTÜ’ye tırpan savruldu. Osman hocam ABD’ye gitti. Önce Ohio’da başladı. Harward’da “International Marketing” (Uluslararası Pazarlama) dersi verdi. Sonra Birleşmiş Milletler’de görev aldı. “Az gelişmiş ülke KOBİ’lerinin uluslararası rekabete hazırlanması” konusunda birçok ülkede eğitimler verdi. BM’in bu konudaki tüm başarılarının arkasında yer aldı.

Babalar günü vesilesiyle oğlumun isim babası, benim pirim ve ustam Osman Ata Ataç hocama şükranlarımı iletmek istedim.

Kişiliğimin oluşmasındaki olağanüstü katkıları için… Evliliği de unutmayayım…

:-D

Muhan hocamızı anacağız

16 April 2010 Friday

Bugün Muhan Soysal hocamızı anacağız.

40 yıl boyunca ODTÜ İşletme’den mezun olmuş kişiler bir araya gelecek. Muhan hocamızın şehir efsanesine dönüşmüş olan nice öyküsü, bizzat onu yaşayanlar tarafından dillendirilecek.

Dostlarla, tanıdıklarla… Hatta farklı yıllarda aynı kürsüde Muhan hocayı dinlemek ayrıcalığına ulaşmış olan tanımadıklarımızla…

.

Benden bir anı…

Araştırmalar diyor ki “Bir sınıfta en öndeki sandalye sırası ile kürsünün arasındaki uzaklık, sınıfın hiyerarşiyi kabul etmesi ile doğru orantılıdır.”

İdari İlimler Fakültesi öğretim üyeleri de bunu test etmeye karar veriyor.  Sınıftaki tüm sandalyeleri sınıfın en arkasına yığıyorlar.  (yukarıdaki şekil) Derse gelen öğrenciler, o yığından sandalye alıp oturmak zorunda kalıyor.

Ders bitiminde de en öndeki sıra ile kürsü arasındaki mesafeyi ölçüyorlar. (yandaki şekil)

Sonuç ilginç… Kürsüye en yakın olanı İşletmecilik, sonra Ekonomi, en uzak olanı da Kamu Yönetimi sınıfları… Oysa en hızlı solcular, en “eşitlikçi” görünenler Kamu Yönetimi, sonra Ekonomi…

Muhan hoca bunları anlattı. Ertesi hafta  derse geldiğinde… 

Osman, Jale ve ben dizlerimiz duvara deyiyor biçimde oturuyoruz. Kürsü hafif arkamızda kalacak biçimde… “Hiyerarşi de neymiş” gibilerden… (yandaki şekil)

Olağanüstü zekası ile durumu hemen kavradı. Bundan keyif aldı.

O dersi kürsüde bize dönük anlattı. (Arkamızdaki boşluğa geçip, tüm sınıfa  anlatabilirdi.  Bizi de oldukça zor duruma sokardı.) Eylemimizi takdir ettiğini böyle anladık.

Biz de sürekli sol yanımıza bakarak dinledik. Boynumuz biraz ağrıdı. Ama değdi…

:-)

Muhan hocam benim kutup yıldızımdı.

Bana verdiğin her güzel bilgi, duygu, tutku ve anı için, binlerce kez müteşekkirim Muhan hocam.

.

Takım oluşturma kültürü

21 January 2010 Thursday

ODTÜ’de öğrenciyken “Sosyo-Teknik Sistemler” diye bir ders almıştık.  Aslında UCLA’de doktora düzeyinde verilen bir dersi, hocamız Kamil Kozan bize uyarlayarak anlatmıştı.

Her üretim sisteminin her ülkede aynı şekilde başarılı olmadığını… Üretim sistemlerinin, ancak topluma uygun ise verimli olduklarını görmüştük. Volvo arabalarını 16’şar kişilik iş istasyonlarında üretiyorlardı. Hem kalitesi, hem de verimi giderek artan bir yöntem oluşmuştu.

:-P CoolPrintVikingShip_1

Nedeni şu idi (yanlış anımsamıyorsam)… Viking gemileri de 16’şar kişiden oluşuyordu. Beğenmedikleri kişiyi başka gemiye yolluyorlar, başka gemilerdeki beğendikleri kişilere teklifte bulunuyorlardı. Ganimetleri de 16 kişi paylaşıyordu. Böylece hep iyi anlaşan, aynı hedefe yönelik 16’lı ekipler oluyordu.

Araba üretirken de aynı yöntemi uygulamışlardı. Bir işçi, jant kapağını takıyor, sonra farı vidalıyor, sonra tamponu yerine yerleştiriyordu. Her işçi her işi yapabilecek şekilde gelişiyordu.  Hep aynı yerde, aynı vidayı sıkmadıklarından, işe karşı yabancılaşma da yaşamıyorlardı.

Volvo_factory_1940sHangi ekibin arabayı yaptığı seri numarasından anlaşılıyordu. Araba bozulduğunda, hangi ekibin işi olduğu bilindiğinden, “hep daha iyi” yapmak için aralarında yarışıyorlardı. “En iyi ekip” için ölçülebilir kriterler vardı.

Ekip arkadaşları kadar özen göstermeyenleri aralarından gönderiyor, diğer ekiplerdeki iyilere teklifte bulunuyorlardı. Viking gemileri gibi…

:-P

Aynı yöntemi ABD’de denediklerinde çok başarısız oldu. ABD’de fazla çalışanın emeğini paylaşmaya (onun üzerinden fırsat sağlamaya) yönelik bir kültür vardı. Birisi daha yavaş yapmaya başlayınca… “Ben çok çalışırsam emeğimi sömürürler” diye düşünüyorlardı. Herkes, en yavaş çalışana uyum sağlıyordu.

  • Türkiye’de de bir apartmanın su gideri ortak ise, herkes daha az harcamaya değil, daha fazla su kullanmaya çalışır. Benim kullandığımı onlar ödüyor mantığı ile… Aynı düşünce yapısı…

Bırakın kaliteyi artırmayı… Korkunç finansal zararlar ortaya çıktı.

ABD için en iyisinin montaj hattı olduğu anlaşıldı. Hani şu “en zayıf halka” konusu…

:-(

Bunları niye mi yazdım. Eğer birisi, “diğerleri daha az çalıştığı için” performansını bilerek düşürüyorsa…  Orada bir ekip yoktur. Ama daha fazlası, oradakilerle zaten ekip oluşturamazsınız. Kültür uygun değildir.

Boş yere çabalamayın.

;-)