"İş hayatı" kategorisindeki yazılar:

12 February 2012 Sunday

Yöneterek yönetilerek yaşamak

İşletmecilik benim çocukluk değilse de ilk gençlik aşkımdı. Daha 14 yaşımdayden ODTÜ İşletmecilik’te okumayı amaçlamıştım. Ne zaman başladığını hatırlamıyorum, ama bu kararın sonrasında yönetim öyküleri dinlemekten hep keyif aldım.  Öyle altı boş efsaneler değil, doğru zamanda doğru kararların verildiği, kurumların krizlerden kurtarıldığı yarı bilimsel öykülerdi bunlar.

Lisedeyken fen derslerim iyiydi. TUBITAK proje yarışmalarına katıldım. Ama aklımda hep ODTÜ İşletmecilik vardı. Neyse ki yüksek bir puanla gençlik aşkıma kavuştum.

Keyifle derslere girdim. Biz öğrenciyken öğrenci asistanlık vardı. Önce Emel Ataç’ın, sonra da Osman Ata Ataç’ın asistanlığını yaptım. Osman hocam o yıllarda Ankara’daki en büyük özel sektör holdinginin Genel Müdür’lerinden biriydi. Sonra Holding’in Genel Koordinatörü oldu.

Ben yine yönetim öykülerini dinlemeye başladım. Sokrates’in Platon’u, Platon’un Aristo’yu eğittiği gibi ben de Osman Ata Ataç‘ın anlattıklarını eğitimimin en önemli unsurları saydım. Aynı zamanda İşletmecilik okuduğum için bu sefer öyküler, kuramsal altyapısı ve gerekçeleri ile birlikte anlatılıyordu. Bunlardan çok dersler aldım. Bana bağlı olanları yıllarca o öykülerde öğrendiklerime göre yönetmeye çalıştım.

İşletmecilik diğer eğitimlerden çok farklı. Fizik, Kimya, Tıb ve mühendislik gibi “şunu yaparsan bu olur” şeklinde kesin ve önceden ispatlanmış sonuçlara götürmüyor. Tek bir eylem olan yoğurt yemek için bile “her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır” sözü boşuna edilmemiş. Demek ki, ne kadar insan varsa o kadar yoğurt yeme şekli var. Bir de insanların karşılıklı ilişkileri söz konusu olduğunda…

Her insan birlikte bulunduğu, çalıştığı her bir diğer insan için ayrı duygu ve düşüncelerle hareket ediyor. İşletmecilik okullarında, bu sonsuz ilişkiler demetini kaos olmaktan çıkarmak için bazı teknikler öğretiliyor. Ama nihayetinde, öğrenilen tekniklerin hayata geçirilmesi yine insanın geçmişi, kafasındaki örnek kişiler (rol modeller), değer yargıları ve eğitimi ile değişiklikler gösteriyor. Yani, ders kitaplarından aldığınız eğitim, sadece teknikleri verirken, hayatın diğer birikimleri sizin tarzınızı belirliyor.

İşletmecilik her ne kadar gerçek yaşamından beslense de, Türkiye’de iş adamlarının veya yöneticilerin yazdıkları kitaplar çok az. Var olanların büyük kısmı da “ben, ben” demekten kendini alıkoyamamış. Yaşadıkları olayları tecrübeleri,  kendilerine ve diğer insanlara etkilerini anlatırken, kendilerince mutlak doğru sonuçları ortaya koymuşlar. Hangi kararları hangi birikimlerinin ve değer yargılarının sonucunda verdiklerini anlatmamışlar. Dolayısıyla kendilerini değil, çevreyi yargılamışlar.

Oysa yönetim bilimlerinde mutlak doğru çözümler de yok, sonuçlar da…

Osman hocam, “15 yıllık tecrübe ile bir yıllık tecrübenin 15 kere tekrarlanmasını karıştırmamak gerekir” demişti. Ben hep yeni tecrübeler peşinde koştum. Çok iş değiştirdiğimi söylerler, ama ben iyi ettiğimi düşünüyorum.

Yapılması gereken bir iş yoksa, ekiplerim mesai saati bitiminde evlerine gittiler. “Seninkiler part-time mı çalışıyor?” diyen patrona “Benimkiler right-time çalışıyor. Diğerleri part-time çalışıp, full-time gibi yapıyorlar” demişsem, Osman hocamdan aldığım dersleri kendimce yorumlamamdan ötürüdür.

Osman hocam, bunları yazdı.

Bu kitap, usta – çırak ilişkimiz sırasında aldığım kişiye özel derslerin bir bölümünü kapsamaktadır.  Belki siz, bu kitapta okuyacaklarınızı başka türlü yorumlar, çok farklı davranırdınız. Ne de olsa yönetim tarzı, öğrenilen teknikler kadar kişisel birikimlerin de etkisinde kalıyor.

Sadece şunu iddia edebilirim. İyi bir okur, sayfalarda yazarın söylediklerinden fazlasını bulur. Sizin de kendi doğru noktalarınızı yakalayacağınızı ve kendinize uyarlayacağınızı düşünüyorum.

:-)

Kitaba şuralardan ulaşabilirsiniz.

 

22 January 2012 Sunday

Çıkar çatışması

Bir doktorun devlet hastanesinde teşhis koyup, ameliyatı özel hastanede yapmasını destekliyor muyuz?

Bir öğretmenin geçer not vermek için kendisinden (veya yakın tanıdığından) özel ders almayı önermesini hoş karşılıyor muyuz?

Milletvekillerinin istedikleri gibi maaşlarını artırmalarını can-ı gönülden destekliyor muyuz?

Satınalma Müdürü’nün “bal tutan parmağını yalar” demesini çook doğal buluyor muyuz?

Tapu Memuru’nun en iyi arsaları kendisi veya yakınları için kapatmasına taraftar mıyız?

Eşe dosta ÖSYM yanıtlarının verilmesi iyi bir şey mi?

Üçüncü Köprü yolunun geçeceği arazileri, bizzat köprünün nereye yapılacağına karar verenlerin ele geçirmesi şahane bir fikir mi?

Üniversitede doktora veya doçent gibi derece sahibiyken, bir kamu görevine seçildiğinde “üniversitede kalsaydı unvan alacaktı” denilerek, 5 sene sonra otomatikman bir üst unvan (doktor ise doçentlik, doçent ise profesörlük) verilmesini haklı görüyor musunuz?

… Daha saymıyorum, binlerce örnek bulabiliriz.

Bunların ortak kavramı “çıkar çatışması” dır. Eğer bir toplum, “beceriksiz namuslu” ile “becerikli dolandırıcı” arasına sıkışmamış ise, her türlü çıkar çatışmasına olumsuz bakar.

;-)

Sadece birkaç örneği ele alacağım.

“Kamu görevine seçildiğinde üniversitede bir unvanı olanlar, 5 yıl görev yaparlarsa bir üst unvana çıksın. Ama bu karara oy verenler ancak tekrar seçilirlerse yararlanabilsin. Aksi takdirde yararlanmasın” olsa daha iyi olmaz mıydı?

Üzerine havaalanı, köprü yolu, vb. yatırımlar yapılacak olan arazilerin son 10 yıllık tapu kayıtları internet’ten yayınlansa daha iyi olmaz mıydı?

Milletvekili maaşları, diğer maaşların bir katsayısı gibi tamamen bağımsız endekslere bağlı olsa daha iyi olmaz mıydı?

:-)

Şimdi Haksız Rekabet yazımı tekrar okuyun. Yorumları ile birlikte.

:-(

 

22 January 2012 Sunday

Haksız rekabet

Birkaç ay önce bir akşam,  Atatürk Hava Limanı’ ndan (AHL) Kozyatağı’na giden HAVAŞ otobüsüne baktım. “Seferden kaldırıldı” dediler. “Daha dün sabah Kozyatağı’ndan onunla geldim” diye üsteledim.

Anlattılar. Kozyatağı’ndan AHL’ye HAVAŞ otobüsü var, ama dönüşte yokmuş. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) HAVAŞ’a yasaklamış ama kendisi Atatürk Hava Limanı’ndan Kozyatağı’na otobüs koymuş.

:-(

Osman Ata Ataç hocam, devletin ticaretteki görevini “kolay para kazanmayı zor, zor para kazanmayı kolay yapmak” diye tanımlar. Bu cümleyi “tekel durumunda olup kolay para kazananlara rakipler çıkmasına çalışmak ve zor para kazanan KOBİ’lere idari kolaylıkları sağlamak” diye de anlayabilirsiniz.

Belediyenin yeni sefer koymasına itirazım yok. HAVAŞ tekeli kırılsın, İBB de sefer düzenlesin. Hatta başka firmaların girmesi de sağlansın. Hangisini seçeceğine yolcular karar versin. Aynı işi yapan bir şirket kurup diğerine YASAK getirilmesini anlamam mümkün değil.  “Benim seçme hakkımın elimden alınması” şeklinde yorumluyorum.

Çıkar çatışması yaratmama kuralı siyasi ve profesyonel ahlak için en önemli kuraldır.  Yönetim gücünü elinde tutanların, kârlı iş alanlarına mevcut oyunculara YASAK getirerek girmesi, serbest rekabet değil zorbalıktır.

:-)

Meraklısına, Osman Ata ATAÇ’dan KOBİ – Devlet ilişkileri

;-)