"amatör" etiketli yazılar:

16 September 2014 Tuesday

İşimiz Zaman Satmak – 1 (Sen istedin abi)

Bir yaz akşamı, işyerinden bir arkadaşla deniz kıyısında oturmuş, içkilerimizi yudumlarken laflıyorduk. Sekiz – on yaşlarda bir çocuk geldi ve “abi, bir sakız alın” dedi. Zamane dilencileri, açıktan para istemeyip, “bir iş yapıyor ve karşılığını istiyor” gibi davranıyorlar. zaman-2

Çocuğa,

–     Sakızın tanesi kaç lira?” diye sordum.
–     İki lira, abi.
–     Eğer şurada, onbeş dakika hazırolda durursan bir tane alırım.
–     Peki!

Çocuk, bizi kendisinden ve yoldan ayıran çitin diğer tarafında hazırola geçip, gözlerini bize dikerek beklemeye başladı. Arada sırada “Daha onbeş dakika olmadı mı?” diye soruyordu. Garson, “müşterileri rahatsız ettiği” gerekçesiyle çocuğu uzaklaştırdığında, gidip az ilerde yine hazırola geçip bize bakıyordu.

Yanımdaki arkadaş,

–     Ne kadar gaddarsın. Ufacık çocuğa eziyet çektiriyorsun” dedi.
–     Şimdi ona çok önemli bir ders vereceğim.
–     Bu kadar beklettikten sonra, sakın almamazlık etme!
–     Bugünkü dersin konusu, insanlara güvenmek ya da güvenmemek hakkında değil. “Babana bile güvenme” dersini herkes verebilir. Benim amacım, bir başkasından kolayca alamayacağı bir dersi vermek.
–    Nedir o?.
–    Bu çocuk, bir tane sakız satmak için onbeş dakika bekliyor. Eğer düşünürsen, onbeş dakika burada bekleyeceğine, en az iki-üç tane sakız satabileceğini bulursun. Onun beklemesinin nedeni, yaptığı işi yanlış tanımlaması. O kendisini sakız satıyor zannediyor. Oysa, zaman satıyor. Bugün sakız, yarın mendil, yağmurlu günde şemsiye olabilir. Bu durumda, sakızın hiç önemi yok; o çocuk, birim zamanda daha çok para toplamak peşinde olmalıydı.
–    Haklısın.

Onbeş dakika sona erdiğinde,

–    Gel bakalım. Sakız alacağız ama, sen de bir kaç dakika bizi dinle.” dedik. “Burada, onbeş dakika içinde kaç tane sakız satabilirdin?”
–    Üç-dört tane…
–    Öyleyse neden bekledin?
–    Sen istedin abi!.
–    Yavrum, senin için önemli olan para kazanmak değil mi? Onbeş dakika sonra benim yalnızca bir tek sakız alacağımı biliyorsun. Beklemesen üç-dört tane satacakken beklemenin bir alemi var mı?
–    Ama… Sen istemiştin abi.
–    Saat akşamın dokuzu. Ben işten çıkmışım, acele işim yok. Yani keyif içindeyim. Oysa senin sakız satman için en uygun zaman şimdi. Böyle bir zamanda, adamın birinin keyfi olacak diye bekleyeceğine, gidip üç-dört tane satmaya çalışsan daha iyi olmaz mıydı?
–    Beklememi sen söylemiştin abi.

Bu çocuğa anlatmak istediğimiz dersi veremeyeceğimiz açık olduğu için daha fazla üstelemeyip, sakızı aldık. Ancak, olay üzerinde biraz daha kafa yorduk.

Akşam eve gittiğinde, babası “neden az para getirdiğini” sorunca, “adamın biri bekle dedi” diye söyler miydi?.. O söylese, babası bir tokat vurup, “ulan, elin adamının keyfini yettireceğine neden kendi işine bakmıyorsun?” diye sorar mıydı?.. Eğer bu çocuk, öğrenmesi gerekeni o tokattan sonra öğrenecekse, o bile bir kârdı. Ama, “ödül ve ceza” olmaksızın öğrenememesine ne demeliydik?

Üstelik, babasından tokadı yediğinde, “bir daha bekle derlerse beklememeyi” öğrenecekti. Oysa, benim amacım zamanın değerini ölçmeyi öğretmekti. Kendisine “onbeş dakika bekle” diyene, “dört sakız alırsan beklerim” demeyi öğrenmedikçe, aslında öğrenmiş de sayılmazdı. Demem o ki, “ödül ve ceza” ile öğrendiğinde de yanlış öğrenme ihtimali daha fazlaydı.

zaman-1

Bu olayı anlattığımda, çocuğun konuyu anlayacak bilinçte olmamasını, onun “daha çocuk” olmasına bağlayan bir çok kişi oldu. Bu kişiler, bana “ne kadar gaddarsın” dediler; “akşamın saat dokuzunda, deniz kıyısında içkini iç be kardeşim; ona buna ders vermeye niye kalkıyorsun?” dediler; “bari üç tane sakız alsaydın” dediler… Çok önemli bir dersi anlatmaya çalışmamı gözardı edip, çocuğun zavallılığıyla eğlenen bir manyak olduğumu söyleyen oldu. Hatta, “senin istediğini yapmak da onun hizmet anlayışının bir parçası” diyen bile oldu.

😛

Aslında, profesyonelin sattığı şey, ya şimdiki zamanıdır, ya da geçmiş zamanını vererek edindiği tecrübelerdir. Kısacası, bizim asıl işimiz zaman satmak.

.

1995

27 March 2009 Friday

Profesyonellik, amatörlük

Akıl fıtığı yazısına (aslında Aşağıdan bakınca’ya ) yorum yazan Mehmet Alp

  • “benim profesyonel bir iş hayatım hiç olmadı, olacağa da pek benzemiyor (amatörlüğü seviyorum 😛 )”

demiş.

Dikkat edin… İş hayatında amatör kelimesi, profesyonelin karşıtı değildir.

Profesyonellik deyince 3 şey anlaşılır. Geniş örneklerini yazmıştım:

– ücretli çalışma,
– bilgi birikimi,
– mesleki ahlak

Bir yerde çalışıyorsanız ve profesyonel olamam derseniz, aşağıdaki 3 maddeden en az birisini yapıyorsunuz demektir:

  • ücretli çalışmam (girişimciyim, boynun neden kalın diye sormuşlar…, kendi işimi yaparım, babamın parasıyla geçinirim, kayın peder sağ olsun, dedemin mirası, vb…)
  • bilgi birikimine önem vermem (Tanrı vergisi bir yeteneğim var, okumakla adam olunmaz, Harran’da Oxford vardı da okumadık mı, ne iş olsa yaparım, bakınca her konuyu şıp diye anlarım, konuşmak için bilmek gerekmez – polemik yapar yuttururum, bunlar kitaplarda yazmaz, Tahtakale üniversitesinden mezun oldum, bunca kitabı kafama sokacağıma…, vb…)
  • ahlaklı değilim (benim memurum işini bilir, rüşvet değil de çay parası, benim raporum sayesinde sigortadan tazminat alacak – bizi de görsün artık, milyon liralık işi onaylıyorum – bana da sürtünmeli biraz değil mi, bu parayı risk primi olarak görmeliyiz, bal tutan parmağını yalar, vb…)

Amatör tanımı ise, iş hayatında bambaşka anlama gelir.

🙂

21 December 2008 Sunday

Gillette’in blogger deneyimi…

Proje sona erdi. Kazananlar açıklandı. Benim favorilerim yaratıcılıkları ile Selçuk Koyuncu ve (hariçten) Süleyman Sönmez idi.

Bir akademisyen ve pazarlama profesyoneli olarak konuyu baştan sona ele aldım. Kendi konusunda ilklerden biri olan bu çalışmayı kayda geçirmek istedim. Bu konuda yazılmış hemen her yazıyı okudum. Daha sonra yayınlamak üzere, oldukça uzun bir derleme de hazırlıyorum.

Kampanya sırasındaki tartışmaların 2 grupta toplandığını gördüm.

  1. İlk 150 blogger arasında olması gerektiğini düşünüp “ben de varım, yokum” diye tartışanlar.
  2. Gillette için yazı yazmayı, blogger ahlakına uyup uymaması açısından değerlendirenler

Birinci kısımda bulunanlar için söyleyeceğim bir şey yok. Hak ettiğini düşünenlerin talepkar olması, hak ettikleri sürece doğrudur.

Ama ikinci grupta yer alanları okumak bana ilginç geldi. Şöyle ki:

Broşürde “Gillette Fusion Power Phenom’u denemen ve tıraş olurken aklından geçenleri (tıraşla ya da Gillette’le ilgili olsun olmasın) kendi blogunda yazman” isteniyordu.

Bir çoğu “görev”, “kullanırken neler hissettiğimiz soruluyor” benzeri cümleler yazmışlardı. Anladım ki blogger’ların ezici çoğunluğu, ya kutunun içinden çıkan broşürü okumamıştı, ya da tıraş olurken akıllarına tıraş bıçağından başka bir şey gelmiyordu. Bu durumu Özgür Alaz’ın röportajında Cem Batu da “konsept dışı yazı hazırlayan bazı blogger’lar oldu. Yani tıraş olurken akıllarından geçeni yazmak yerine ürün deneyimini anlattılar” diye ifade etmiş.

Her yerde “yaratıcılık” ve “okunma” sözü edenlerin çoğunlukta olduğu blogger cemaati açısından üzücü…

Ama daha üzücü olanı, bu konuda yazmanın ahlaki olmadığının söylenmesi idi.

Broşürün okunmadığı konusunda kuşku duyuyor da olsam, deneyimlerin gerçek olduğu konusunda hiç endişem olmadı. Üstelik, blogger’ların böyle bir deneyimi yaşamalarından ve yansıtmalarından dolayı sevinç duydum. Bir yandan, “kurumlar bize reklam vermiyor, blog’ları tanımıyor, adam yerine koymuyor” diye şikayet ederken, diğer yandan “deneyimini yazmak” söz konusu olduğunda çelişki yaşamayı anlamadım / anlamıyorum.

“Beğenmeseydim keyifle yazar, yerden yere vururdum. Ama beğendim. Bunu yazarsam, reklam yapmış olurum. Bu da benim blogger kimliğime aykırı” diye düşünen bir çok blogger olduğunu gördüm. Onlara üzüldüm.

Gerçek deneyimlerini – olumlu veya olumsuz – yazarak etkinliğini göstermekten kaçınan bir mecrada reklam ile etkinlik gösterilmesini kim bekleyebilir. Sadece amatörler… Amatör ruhtan bahsetmiyorum, amatör bilinçten bahsediyorum.

🙁