"cehalet" etiketli yazılar:

20 October 2008 Monday

Öğrenme süreci

Profesyonel yaşantımın ilk yıllarında çok haşarı idim. Bugün anımsamaktan memnun olmadığım şeyler yaptım. Dersimi aldım. Bedelini (çoğunlukla ağır şekilde) ödedim.

Bunlardan biri şöyleydi:

Okul’dan ayrılmış, İstanbul’da bir işe yeni girmiştim. Şirketin yeni dönem yemeğine rastladım.
Genel Müdür Sekreteri beni yanına çağırdı ve “Arkadaşlar biliyor. Siz yeni geldiğiniz için ben söyleyeyim. M. Restoran’da şirket yemeği yapılacak.” dedi.

İstanbul’a yeni gelmişim, hiçbir yeri bilmiyorum. Bu nedenle adres sordum. Söylediler.
“Büyükdere Caddesi, numara xx” Ankara ölçülerinde düşünüyordum. Büyükdere Caddesi’nin Mecidiyeköy’den Sarıyer’e kadar uzanan bir cadde olduğunu bile bilmiyordum. Aynı cehalet içinde sordum.
“Saat kaçta biter acaba?”
“Gece yarısına kadar sürer.”
“Her halde gelemem. İstanbul’u hiç bilmiyorum. Nasıl gelip döneceğimi bilemem.”
“Şirket yemeğine, diğer illerde çalışan arkadaşlarımız da gelirler. Aramıza yeni katılan biri olarak, mutlaka orada bulunmalısınız.”
“Anladım da, ben gelemeyeceğim her halde…”
“Ben bu yemeğe katılmanız gerektiğini Genel Müdür Sekreteri olarak söylüyorum.”

İşte bu noktada dayanamadım. Aklımca “kendini unvanı ile eşleştiren hanıma ders vermeye” kalktım. Kara-mizah bir uslup ile yanıtladım. “Hay Allah, ben de Ayşe hanım söylüyor gibi dinliyordum.”

Sonraki haftalar “acı var acı” şeklinde… Genel Müdür Sekreterinin etki alanının, yeni mezun bir ukala tarafından öğrenilmesi… Bir yıla yakın süren bir “burun sürtülme” süreci…

19 October 2008 Sunday

Dışı seni yakar…

1930’lu yıllar. Asteğmenlerin kırmızı pelerinli üniformaları var. 1.90 boyunda yakışıklı asteğmen, kırmızı pelerinini afili şekilde savurarak Kadıköy meydanında yürüyor. Birini bekliyor. Bu sırada volta atıyor. Kendisine kıskançlıkla veya beğeniyle bakılmasının tadını çıkarıyor.

Sivil giyimli, kısa boylu bir adamın sertce baktığını görüyor. Daha da havaya giriyor. Uzun boyunu iyice göstererek voltaya devam ediyor.

Bu hava ile birkaç dakika daha yürüyor. Sonra o kısa boylu adam yanına gelip eline bir kağıt tutuşturuyor. Havalı asteğmen kağıda bakınca kıpkırmızı kesiliyor.

“Evladım, komutanını tanımayan, düşmanını hiç tanıyamaz”

Bu öyküyü 1970’li yıllarda, geçmişin havalı asteğmeninden bizzat dinledim. Sanayici idi. Ülkeye bazı ürünlerin fabrikasını ilk getirenlerden biriydi. Hala dimdik, hala enerjik idi.

Ne zaman ki birinin hiç derinliği yoktur, ama dış görüntüsü ile hava atar, merhum Lütfü beyin anlattığı bu anıyı düşünürüm.

13 October 2008 Monday

Soğanı ince doğra…

Kulaktan kulağa anlatıyorum. Bugünün ünlü tıp adamlarından birinden dinleyen bir dostum bana aktardı.

Ortaokul yıllarında babası ölmüş. Babasının ortak olduğu lokantadan gelen para azalmaya başlamış. Bizimki, ailenin en büyük erkek evladı… Okula ara vermiş, lokantada çalışmaya başlamış.

Sabah erkenden amcaoğlu ile beraber işe başlıyorlar. Kör karanlıkta alışverişi yapıyorlar. Sonra tüm sebzeleri tertemiz yıkıyorlar. Aşçı geliyor. “Şunları soyun, bunları doğrayın. Öyle değil, böyle kesin…” deyip duruyor. Sürekli olarak talimatlar yağıyor. Zaten garsonluğu da bizimkiler yapıyor.

Giderek “Her şeyi biz yapıyoruz!” demeye başlıyorlar. Her akşam eve geldiklerinde annelerine söyledikleri bu: “Her işi biz yapıyoruz!”

Bu durum, aşçının hasta olup gelemediği güne kadar sürüyor. O gün, “her şeyi biz yapıyoruz” diyen iki amcaoğlu, bir tek kap yemek bile çıkaramıyorlar.

O zaman anlıyorlar ki, patates soymak, soğan doğramak, havuç rendelemek aslında yemek yapmak anlamına gelmiyor.

İş hayatında da bütünü göremeyenler, “her şeyi ben yapıyorum” diyorlar. Fıkrası biliniyordur. “Siz de söyleyin” demiş doktor, “tıbben bir sakıncası yok”. Tıbben yok ama fikren var. Kendinizi kandırmayın.