"cesaret" etiketli yazılar:

03 November 2008 Monday

Terazinin kefesi…

Projenin kuramsal tasarımını yaptım. Aynı projede birkaç tane “Türkiye’de ilk defa…” olacaktı (oldu nitekim :-) ). Tüm üçüncü taraflarla görüştüm. Özellikle de yüklenici olan IT firmaları ile. Altyapı çalışmaları sorunsuz yürümeye başladı.

İşin “operasyonel” kısımlarına geldi sıra… Bunların tamamını yardımcıma bıraktım. Yanıma geldiğinde 6 – 7 yıllık iş tecrübesi vardı ama hiç Pazarlama’da çalışmamıştı. Onu pazarlamacı olarak yetiştirmeyi amaçladım. Her fırsatta ayrıntılı olarak bakış açısı kazandırmaya çalışıyordum. Anlattım, anlattım… Olayların nasıl okunması gerektiğinden, sunum hazırlarken neye dikkat edileceğine kadar…

Operasyonel konuları ona bırakıp, sadece onun sıkıştığı noktalarda yardımına koşmayı tercih ediyordum. Hepimiz işi bizzat yaparak öğrenmiştik. Ona bıraktım. Eski elemanlarıma söz ettiğimde “Siz her bir sayfanın mizanpajına, harflerin punto büyüklüğüne karışmadınız mı?… Kesinlikle inanmayız.” dediler.

Önemli zamanlarda olaya giriyor, onun zarar görmesini engellemeye çalışıyordum. Kısa sürede, pazarlama uzmanı arkadaşlarım bile “tecrübeli” dediler. Sadece bir yıl içinde…

Sonraları “Her işi ben yapıyorum. Uğur bey sadece konuşuyor” dediğine dair dedikodular geldi kulağıma… Onu savunmaya, hatta övmeye devam ettim. Bana “Siz olmazsanız proje yürümez. Sizin vizyonunuz, sizin yol planınız…” deyip duruyordu. Arkamdan konuşmanın ise dozunu iyice artırdı.

Birgün, bir yandan kahve içiyor, bir yandan ofisteki insanları konuşuyorduk.
- Benim hakkımda ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

Gülümseyerek ona baktım… “Sen arkamdan bin türlü numara çevirirken, ben her cephede seni savunmaya devam ediyorum. Bunu yapmaya da devam edeceğim. Sana değil, kendime saygım olduğu için…” demedim.

- Senin hakkında ne düşündüğümü söyleyemem…” dedim… “Ama şunu söyleyebilirim. Senin sayende, kendim için çok güzel şeyler düşünüyorum.”

.

20 October 2008 Monday

Öğrenme süreci

Profesyonel yaşantımın ilk yıllarında çok haşarı idim. Bugün anımsamaktan memnun olmadığım şeyler yaptım. Dersimi aldım. Bedelini (çoğunlukla ağır şekilde) ödedim.

Bunlardan biri şöyleydi:

Okul’dan ayrılmış, İstanbul’da bir işe yeni girmiştim. Şirketin yeni dönem yemeğine rastladım.
Genel Müdür Sekreteri beni yanına çağırdı ve “Arkadaşlar biliyor. Siz yeni geldiğiniz için ben söyleyeyim. M. Restoran’da şirket yemeği yapılacak.” dedi.

İstanbul’a yeni gelmişim, hiçbir yeri bilmiyorum. Bu nedenle adres sordum. Söylediler.
“Büyükdere Caddesi, numara xx” Ankara ölçülerinde düşünüyordum. Büyükdere Caddesi’nin Mecidiyeköy’den Sarıyer’e kadar uzanan bir cadde olduğunu bile bilmiyordum. Aynı cehalet içinde sordum.
“Saat kaçta biter acaba?”
“Gece yarısına kadar sürer.”
“Her halde gelemem. İstanbul’u hiç bilmiyorum. Nasıl gelip döneceğimi bilemem.”
“Şirket yemeğine, diğer illerde çalışan arkadaşlarımız da gelirler. Aramıza yeni katılan biri olarak, mutlaka orada bulunmalısınız.”
“Anladım da, ben gelemeyeceğim her halde…”
“Ben bu yemeğe katılmanız gerektiğini Genel Müdür Sekreteri olarak söylüyorum.”

İşte bu noktada dayanamadım. Aklımca “kendini unvanı ile eşleştiren hanıma ders vermeye” kalktım. Kara-mizah bir uslup ile yanıtladım. “Hay Allah, ben de Ayşe hanım söylüyor gibi dinliyordum.”

Sonraki haftalar “acı var acı” şeklinde… Genel Müdür Sekreterinin etki alanının, yeni mezun bir ukala tarafından öğrenilmesi… Bir yıla yakın süren bir “burun sürtülme” süreci…

19 October 2008 Sunday

Dışı seni yakar…

1930’lu yıllar. Asteğmenlerin kırmızı pelerinli üniformaları var. 1.90 boyunda yakışıklı asteğmen, kırmızı pelerinini afili şekilde savurarak Kadıköy meydanında yürüyor. Birini bekliyor. Bu sırada volta atıyor. Kendisine kıskançlıkla veya beğeniyle bakılmasının tadını çıkarıyor.

Sivil giyimli, kısa boylu bir adamın sertce baktığını görüyor. Daha da havaya giriyor. Uzun boyunu iyice göstererek voltaya devam ediyor.

Bu hava ile birkaç dakika daha yürüyor. Sonra o kısa boylu adam yanına gelip eline bir kağıt tutuşturuyor. Havalı asteğmen kağıda bakınca kıpkırmızı kesiliyor.

“Evladım, komutanını tanımayan, düşmanını hiç tanıyamaz”

Bu öyküyü 1970’li yıllarda, geçmişin havalı asteğmeninden bizzat dinledim. Sanayici idi. Ülkeye bazı ürünlerin fabrikasını ilk getirenlerden biriydi. Hala dimdik, hala enerjik idi.

Ne zaman ki birinin hiç derinliği yoktur, ama dış görüntüsü ile hava atar, merhum Lütfü beyin anlattığı bu anıyı düşünürüm.