"innovation" etiketli yazılar:

17 January 2012 Tuesday

Yenilikçilik ve fikircilik (6)

Bildiğiniz gibi yenilikçilik (innovation) bugünlerde çok moda. Birçok kuruluş, dernek, okul, öğrenci kulübü bu konularda toplantılar düzenliyor.

Bu toplantılardan birinde, açılış konuşmasını Mühendislik Fakültesi Dekanı yapmış. Konuşmasında “Mühendislik eşittir ArGe. ArGe olmadan da innovasyon olmaz. Demek ki, mühendisliğin ruhunda innovasyon vardır” deyivermiş.

Konuşmacılar şaşırmış. Tam aksini söyleyeceklerken… Ters köşede kalmışlar. Sayın Prof.Dr.’ye “Steve Jobs’un, Bill Gates’in diploması mı vardı?” diye soramamışlar.

Belki de Türkiye innovasyon ödülünü hiçbir yenilik yapmayan şirketlere veren jüri de aynı durumda… Kimbilir?…

😉

İcat (invention) ile yenilik (innovation) arasındaki farkı bilmeyenler, geniş açıklamayı Osman Ata Ataç hocamın

yazılarında okuyabilirsiniz. Türkiye’nin hangi yolu izlemesi gerektiğini de gelecek haftalarda yayınlayacak.

🙂

Benim bu konuda ne yazdığımı ve söylediğimi merak edenler için ilk 5 yazı ve bir sunum içeriği

🙂

04 March 2009 Wednesday

MBA diplomasını ne yapmalı

Yönetim bilimleri, “işletmecilik okulu” mezunu olan hemen hepimizin de eğitimini aldığı “Kuzey Amerika tarzı yönetim modeli” prensiplerine dayanıyor.

Bu yönetim modelinin prensipleri ne zaman başladı, nasıl oluştu: 1800’lerin son yıllarında etkisini gösteren ve 1900’lerin başında dünyaya egemen olan “sanayi devrimi”, o zamana kadar bilinen yönetim prensiplerini zorladı. Daha önce, büyük dökümhaneler hariç, henüz yüzlerce insanın çalıştığı işyerleri yokken, birden bire binlerce insanın çalıştığı fabrikalar ortaya çıktı.

Atölyeler ve küçük işyerleri kapandı (Bugünlerde bile “Kahraman bakkal süpermakete karşı” olgusunu tartışıyoruz). Kişisel beceri ile oluşturulmuş atölyeler, ortanın altında beceriye sahip kişilerin de çalıştığı ve “ölçek ekonomisi”nden ötürü ucuza mal eden fabrikalarla yarışamadı. (O yıllarda bu durumun “üretimin halka inmesi” diye yorumlanabildiğini de söylemek isterim.)

“Orta kapasiteli” binlerce insanın çalıştığı fabrikaları yönetmek için, yepyeni bir yönetim modeli gerekti.

1900’lerin başında işletmeciliğin (hatta endüstri mühendisliğinin) temelleri oluşturuldu. Bugün bile, bu mesleğin kutsal kitabı sayılan “ The Principles of Scientific Management” (Bilimsel Yönetimin İlkeleri) isimli kitabını Frederick Taylor 1911’de yazdı.

Max WeberThe Protestant Ethic and the Spirit of Capitalism ” (Protestan Ahlakı ve Kapitalizm Ruhu) isimli kitabını 1904-5 yıllarında, “ The Theory of Social and Economic Organization ” (Sosyal ve Ekonomik Örgüt Kuramı) isimli kitabını da 1915 – 16 yıllarında yazdı.

Meşhur “Siyah olduğu sürece istedikleri renkte araba alabilirler” sözünü Henry Ford o yıllarda söylemiştir.

Özetle, işletmecilik (ve endüstri mühendisliği) 1800’lerin sonu ve 1900’lerin başında ortaya çıkan sanayi devriminin sonunda, 1910 – 1920 yılları arasında “orta kapasiteli insanların yönetilmesine dayalı” kurallardan oluşmuştur. 1950’ye kadar sadece kısmi şekil verilmiş, daha sonra neredeyse sadece yeni araçlar (türev ürünler, vb.) veya yeni oluşumlar (globalizasyon, şirket birleşmeleri, vb…) ortaya çıktıkça kapsamı genişlemiş ama özü değişmemiştir.

MBA kavramıyla da bu eğitim modeli, ABD’nin dünyaya sattığı en önemli kavramlardan biri haline gelmiştir. Zamanla “standartlaşmış” yönetim tarzını “eğitim paketleri” şekline sokup 2 veya 3 yıllık drajeler ile hepimize içirmiştir (“yutturmuştur” yazmaya elim varmıyor da…)

1800’lerin son yıllarına mercek tuttuk. 1900’lerin sonuna baktığımızda, daha büyük değişiklikler görüyoruz. Son 30 senede inanılmaz değişiklikler oldu. Cep telefonu, PC, internet, lap top, i-pod, Google, facebook, Apple, sosyal ağlar, second life, interaktivite, 3G, web 2.0, vb… Peki yöneticilik eğitiminde bu derece olmasa bile, köklü bir değişim oldu mu? Maalesef HAYIR.

Üstelik, çağımızın bir çok sorununa çözüm getirmek bir yana, aksine sorunların arkasına bu tarzın olduğu… en azından, giderek sıklaşan krizlerin nedeni değilse de baş yardımcısı olduğu kanaatindeyim.
Bu nedenledir ki (bence) inovasyon galip geliyor. Büyük şirketler anlayana kadar yenileri ortaya çıkıp tahtı sarsıyor. MBA okumamış, hatta okuldan terk 3 – 5 velet, milyar dolarlık şirketler kuruveriyorlar.

Fiziksel dağıtım kurallarından arınmış bir ortam beliriyor. Biri YouTube’a 3 dakikalık filmini koyuyor. Müziğini koyuyor ve sonunda parasını kazanmaya başlıyor. Fiziksel dağıtım kanallarının – İMÇ simsarları, plakçı, plak şirketi, Virgin veya D&R vb. gibi müzik dükkanlarının – kısıtlamalarını atlıyor. ( Biz bunu okumamıştık )

Zaten yaratıcının asıl motivasyonu önce para kazanmak değil, bilinir olmak. Bilinirlik zaten çeşitli şekilde kazanç getiriyor. ( Bize böyle öğretmediler )

Her köşeye dükkan açanlarla aynı yarışta oluveriyor insan. Elbette onların marka bilinirliği, ziyaret sıklığı getiriyor. Genç yetenek buna da bir yaratıcı çözüm arıyor. Sonuç, bireysel yeteneklerin yaratıcılıklarını duyurabildiği global demokrasi… Ya da yaratıcılığın önündeki fiziksel dağıtım kanalı engelinin aşılması… ( Bireysel yetenek mi? Atölyeler dönemi gibi mi yani?.. Eyvah, yoksa 1800’lere geri mi döneceğiz. O zamana ait yönetim modelini nerede okutuyorlar?.. )

Diyorum ki yönetim bilimi de kendini çağa uyarlamalı… Uyarlayacak da… Yeni Frederick Taylor’ların, Max Weber’lerin, ortaya çıkışını göreceğiz.

Nasıl ki, 1800’lerin sonundaki olaylar, 1910 – 1920 arasında “yeni” yönetim ilkeleri oluşturulmasını sağladı; 2010 – 2015 yıllarında da, inovasyon’u destekleyen yeni yönetim modelleri ortaya çıkacak. Şimdiki MBA öğretileri de tarihçe içinde yer alacak.

MBA diploması mı?… Siz bilirsiniz onunla ne yapılacağını… Ben zaten duvardan indirip çekmeceye kaldırdım.

😛

20 December 2008 Saturday

Yenilikçilik ve fikircilik… (5)

“Fikir aklınıza gelince, yok edilmemesi için ne yapmalısınız” sorusunun yanıtını, “Burak Büyükdemir e-Tohum sunumlarında size ne söylüyorsa, aynısı” diye yanıtlayabilirim.

Zaten Theodore Levitt de “Yaratıcılık Yetmez” isimli makalesinde benzerini söylemiş. İşte onun cümleleri ve benim katkılarım

“Bir fikir önerenin göstermesi gereken sorumlu davranış, bu öneriye maliyet, risk, insan gücü, zaman, hatta belki o fikri hayata geçirmesi gereken özel bazı kişiler bakımından en azından birtakım asgari ipuçları (UÖ katkısı: fikrin hayata geçirilmesi için gerekli aşamaları ve süreç tasarımı, SWOT analizi, rakiplerin ve benzer uygulamaların ülkede ve dünyadaki durumu, yasal ve sosyal çevrenin etkileri / etkileşimi, temel performans göstergeleri, olası gelir/gider tablosu, şirket alt-yapısında neleri değiştireceği, mevcut hangi uygulamaları kullanacağı, vs.) eklemektir.

CRM şart mıdır?”ın yorumlarında yazdım. Öncelikle senin fikrini hayata geçirme erkinde olan kişinin sana, “bu projeyi kendin için değil, şirket için yaptığına” beyniyle ve kalbiyle inanması gerek. Onun inanması ve sana güvenmesi için zaten sen, her damarına, her sinir ucuna kadar inanacaksın. Başarısızlık olduğu takdirde, taşın altında küçük parmağının değil de kellenin (hatta öz-benliğinin) olduğunu ispatlayacaksın. Bunu da yukarıda saydığım işleri yaparak kanıtlarsın.

Fikrine sahip çıkmaya hakkı olan kişi, “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” demez, diyemez.

Bunları yapamıyorsan ne mi yapacaksın. “Neden benim fikrim beğenilmiyor”, “neden beni ciddiye almıyorlar” demeyeceksin.

Seth Godin yazdı. “Bari blogunda yayınla”… Belki hak iddia edemezsin. Ama hiç değilse, “herkeslerden önce benim aklıma gelmişti” diyebilirsin.