"sosyal hayat" etiketli yazılar:

01 October 2010 Friday

İki testi çarparsa

Rahmetli babam, bir çarpışmadan kimsenin karlı çıkamayacağını anlatmak için “iki testi biririne çarpınca biri kırılırsa, diğeri de çatlar” atasözünü tekrarlardı.

Bu söz, sosyal mecraları bir çarpışma mekanı sananlar için söylenmiş  adeta.

Kovboy filmlerinin “önce silah çekmek”, “daha iyi ateş etmek”, “mermiyi hızlı doldurmak”, “arazisine gireni kurşunlamak”   becerilerinin benzerini görüyoruz . Kuralları oluşmamış her toplum bunları yaşıyor.
;-)

Benim işaret etmek istediğim daha başka…

Bireyler arasındaki çarpışmaları geçtim. Girişimciler, siz bundan kesinlikle sakının. Yarın şirketinizi bir yatırımcıya satmak isteyeceksiniz. Yatırımcı sizi ve şirketinizi inceleyecek.

Sizin hakkınızdaki en önemli ipuçları o sürtüşmelerde kullandığınız cümleler. Rakip zannettiğiniz diğer oluşumlarla gereksiz çıkardığınız savaşlar. Şirketiniz için ise, arkasında tartışmalı ve şaibeli geçmişin olması…  Yatırımcı, en küçük bir arızada hemen fikrini değiştirebiliyor.

SMU’ların sosyal mecralarda rol çelişkisi yaşaması üzerine çok yazdık, tartıştık. Girişimcilerin çelişkileri daha pahalıya mal olur.

Fıkradaki gibi… Şimdiden uyarıyorum
:-D

Resim, D. A. Wagner ‘in

:-)

18 June 2010 Friday

Hatalardan ders…

Gidiş Yolu konusunda çeşitli tartışmalar oldu. İkinci yazıyı da yazdım.

Bir müsibet, bin nasihatten iyidir” diye düşünen arkadaşlarımız, hataların daha çok öğretici olduğunu söylediler. Katılmamak mümkün değil. Elbette hatalar öğretir. Bu konuda üçüncü yazıyı ekledim.

Ancak, bazı hatalardan öğrendiklerimizi yeterince kullanamayabiliriz.  Nedense aklıma idam mahkumu Temel geliyor. Son arzusu sorulduğunda “Ha bu bana ders olsun” demiş te…
:-P

Yaşam bir prova değil. “Aaaa, yandık” veya “Game over” oldu, yeniden başlayalım olmayabiliyor.  Hep hatalarımızdan öğrenmek yerine, en doğruyu yapmayı amaç edinmeliyiz.
:-D

Başkasına saygı duymayı öğrenmeden kendisine saygı duyamıyor insan; başkasını anlamadan kendisini anlamıyor; başkasına güvenmeden kendisine güvenemiyor, başkasını sevmeden kendini sevemiyor. Bunlar zaman istiyor, sınama-yanılma gerektiriyor. Yeteneğiniz varsa, daha çabuk öğreniyorsunuz.

Biliyorum ki, (CRM, PR ve HR – müşteri ilişkileri, halkla ilişkiler, insan kaynakları yönetimi – dahil) insan ilişkilerine dayalı herşeyde tecrübe ile uzmanlaşılıyor.
:-P

Bülent Eczacıbaşı bir konuşmasında

- Hepimizin yaptığı bir hata vardır. İnsan tanımak… En büyük yanlışlardan biri “ben insanı gözünden tanırım” zannetmektir.

- İnsana zaman ayırmak, defalarca farklı konularda onu tanımak gerekir.

- Bu konuda alınacak dersin ve yapılacak yanlışların sonu yoktur.

demişti.
:-P

Hatalar doğal, üstelik öğretici… Eğer öğrenmek istersek… (Ata sözlerine inanırım. :-P )

Bu gibi konularda hata yapılmasın demiyorum. İnsanın kuralları sabit değil. İnsan değişiyor. Hem insandan insana farklı, hem de aynı insan değişik zamanlarda değişik tepkiler gösteriyor. Bilgelik ile doğulmuyor. Önce kendini öğrenmek gerektiğinden, hatalara izin vermek şart.

Ve hiçbir zaman tam olarak da öğrenilmiyor.
:-P

Ama kuralları sabit olan konularda ve mesleki işlerde yanılmak yoluyla öğrenmek…

Açık söyleyeyim, akıllı bir insana yakıştıramıyorum.
:-D

11 January 2010 Monday

Sevgi / zaman ilişkisi

Giderek daha sık rastlamaya başladığım bazı olgular var. Şu anıları çağrıştırıyor.

:-P

Eskişehir’de, Marketing Anadolu Kulübü’nün düzenlediği Sıfırın Altında Marketing‘de  Young Guns’ın oluşum sürecinden bahsettim. Sonra “Sorularınız varsa…” aşamasına geçtik.

“İstanbul’a özel mi? Eskişehir’de de yapacak mısınız? Gelecek dönem ne zaman olacak?” gibi sorular geldi.

Sorulardan biri şöyleydi: “Bu arkadaşlar için çok şey düşünüp yapmışsınız. Onların sosyal hayatını da düşündünüz mü? O konuda ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

Kaçak güreştim. Alemşah’a (bir – iki ay sonra ikiz çocukları olacak) topu attım: “Alemşah, haftada kaç gün, saat 18.00’da iş çıkışında hemen evine gidebiliyorsun?” diye sordum…

Yanıtı “yılda 2 kere” idi.

:-P

Yaklaşık 30 yıl önceydi. Bir arkadaşım ile aynı sene okuldan mezun olduk. Aynı işyerinde çalışmaya başladık. Altı ay ara ile evlendik. Sokakta karşılıklı oturuyoruz. Pencereler birbirine bakıyor…

Ankara’da işten çıktıktan 15 – 20 dakika sonra evlerimizde oluyoruz. Ben hemen üstümü değişip sokağın başındaki sahaya gidiyorum. Spor yapmak için…

Arkadaşımı da çağırdım birkaç sefer. Karısından fırça yedim. “Ben kocamla sadece bu saatleri baş başa geçirebiliyorum.  Bu saatlerde basket oynamak da neymiş?…” diyordu.

Her şeyi birlikte yapmak, her yere birlikte gitmek zorundaydılar… Sevgi / aşk deyince…

:-P

Genç arkadaş geldi ve “ben reklamcı olmayacağım” dedi. “Çok emek ve özveri istiyor… İş arkadaşlarımı karımdan daha fazla görmek zorunda kalıyorum…”

İlkokul aritmetiği ile anlatmaya çalıştım. Mesai 09.00’da başlasa, 18.00’de bitse, iş yerine yakın oturduğun için sadece 15 dakika gidiş ve geliş için yolda harcasan… 08.45 – 18.15 arası dokuz buçuk saat yapar. Eşin ile de dokuz buçuk saat geçirirsen, günde 19 saat olacak. Sadece 5 saat uyuyarak sürdürebilir misin?

Söylemeye çalıştığım şu idi… Bırakalım özveriyi… Normal mesai ile çalışsan bile “iş arkadaşlarını karından daha fazla göreceksin”.

:-P

Genç arkadaşlarımızın bir kısmı, bedelini ödemeden başarılı olmak istiyorlar. Onların “başarı” tanımı her ne ise…

;-)

Son söz olarak şunu söylemeliyim. Sevgi emek ister. Emek de birlikte geçirilen zamanın uzunluğuna değil niteliğine bağlıdır.

:-D