Sorgulamanın zorluğu
Hemen her olaydan sonra, “acaba”lar beynimde uçuşur. Bir başkasına anlatır gibi içimde konuları tartışırım. Doğru mu düşünüyorum, yaptığım doğru muydu, daha iyi yapılabilir miydi, elimden daha fazlasını yapmak gelir miydi, daha fazlasını yapmak optimumdan uzaklaştırır mıydı, optimum olup olmadığına nasıl karar verilebilir, o an optimum zannettiğim olgu zamanla değişir mi, bunu etkileyen faktörler nelerdir, zaman ve süreklilik kavramının sonu var mıdır…
Sorular uzar gider. Beynim bir Charlie Chaplin rahatsızlığı içinde dolaşır. Diğer yandan bilirim ki “mükemmel iyinin düşmanıdır“.
İlginç düşünce labirentlerinde çok zaman harcayınca derdinin ilacını düşünmeden edemiyor insan. “Beyni ne rahatlatır?” diye de düşündüm.
Geçenlerde oynanan bir maç, zaten bildiğim yanıtı bulmama çok yardımcı oldu. İlgili kişilerin şike yapıp yapmadığını düşünmek yerine körü körüne taraftar olanların yazdıklarına göz attım. Sorgulamama, söylenene inanma becerisinin onları ne kadar rahatlattığını düşündüm. (Basit konularda bile beni uykusuz bırakan içsel tartışmalarıma rağmen onlara hiç imrenmedim.)
Biliyorum “Fanatizm, her suçu haklı kılar.” Ama bu kalıba sığınmadan irdelemek gerek. Yoksa, kavramın fanatiği olunur – ki o zaman aynı kapıya çıkar.
İnanç (ideoloji, fanatiklik) beyni çok rahatlatıyor. Kullanmaya gerek kalmıyor ki… Hangi durumda nasıl davranılacağının kuralları var. Bazen yazılı, bazen “öyle olmalı” diye alıştırılmış kuralllar. Her konuya kısa açıklamalar getirmek kolaylaşıyor.
Deprem nasıl oluyor, kuş nasıl uçuyor gibi soruları bile sormadan…
Oh ne rahat…

1981 yılında ODTÜ – İşletmecilik Bölümünden mezun olduktan sonra, Price Waterhouse Consultancy’de iş hayatına başladı...
