23 September 2008 Tuesday

Büyü de gel çocuk…

Yıllardır iyi giden şirketini tam büyütürken batan genç girişimciler için “insan kendi büyümeden işini büyütmemeli” derdi babam. Bugün, gelirin tamamının kar olmadığını bilmeyen ve işletme sermayesini yönetemeyen genç girişimcilerden bahsetmeyeceğim. (Önümüzdeki günlerde gerek duyarsak, burada tartışmaya açarız)

Genç profesyonellerden bahsedeceğim. Kendisi büyümeden unvanı ve yetkisi büyüyenlerden… Koltuğun getirdiği gücü kendi gücü sananlardan

“Bu işler nasıl oluyor, ben neden doğru zamanda doğru yerde olamıyorum, neden benim yeteneklerim keşfedilmiyor…” gibi endişeleriniz varsa, yazıyı okuyun da sonra karar verin.

Aşağıda bazı formüller var.

  • İşinizi iyi yapmak ile uğraşmak yerine, kim(ler)in ileride üst yönetimde olacağını düşünmeye zaman ayırırsınız. Sigara molalarını, yemek saatlerinizi onlara denk getirirsiniz. Asansörde karşılaşınca, “mecburen” birlikte yemek yersiniz.
  • O ne derse “Ne kadar haklısınız?”, “Sizden başka kimsenin aklına gelmezdi, vallahi” dersiniz. Söylemleriniz “Sizin de dediğiniz gibi…” diye başlar; “sizin göreviniz bizleri eleştirmek; bizim görevimiz de sizin eleştirilerinizden ders almaktır” diye biter. Bir sonraki toplantıda da aynı şeyleri söyleyeceksiniz. Böyle bir girişten sonra patronunuz “hep bunları söylüyorsun, ama yapmıyorsun” diyemeyecektir. Kurtarırsınız.
  • Patronunuzdan önce her şeyin kötü olduğunu, o gelince düzeldiğini kendisine devamlı hatırlatırsınız. Bunca yılın olumsuzluğu elbette bir – iki yılda bitmeyecektir. Bir de eski alışkanlıklar ve yanlış bilgilenmenin etkileri vardır. Ama başta siz, tüm ekip var gücüyle düzeltmeye çalışmaktadır.
  • Her projeyi kurgularken, işler kötüye giderse kimi / nasıl suçlayacağınızı en baştan saptarsınız; hatta diğerlerinin de katılmasını ona göre istersiniz. Sonucun olumsuz olabileceği kararları “bakın, siz istediğiniz için bu kararı veriyoruz” diye kayda geçirirsiniz. Olumlu sonuçlanırsa, nasıl sahip çıkacağınızı biliyorsunuzdur.
  • Arkasından konuştuğunuz kişilerle öylesine yakınlık kurarsınız ki, “hayır, bana anlatılanlar yanlış herhalde, aslında çok iyi bir iş arkadaşı” diye düşünürler. İş ilişkileri konusunda bireysel esneklik rekorları kırarsınız.
  • Şirkette gayri resmi iletişimin kaynağı olursunuz. Tüm haberler sizdedir. Ama doğru, ama yanlış… Hatta patronunuza da bilgi / dedikodu aktarırsınız.
  • Zorunlu olmazsa patronunuzun hoşlanmadığı kişiler ile görüşmezsiniz. Zorunlu kalıp da görüşürseniz sık sık patronunuzdan söz edersiniz. Onun “evet” demeyeceği hiçbir fikri onaylamazsınız. Emin değilseniz, karar vermezsiniz.
  • Başarısız sonuçlanan her konuda yanıtlarınız vardır. Sizler için şimdilik şu bahaneleri hazırlayabildim. “Yan yattı, çamura battı, güneş gözüme girdi, hakem rakip takımı tuttu, rüzgar karşıdan esti, rakip sahadaydık, toprak sahaya alışkın değilim, elbisem dardı, müzik uygun değildi, ben yapmadım o yaptı, ona defalarca söyledim, meğerse kurallar değişmiş, dosya yanımda değildi, ekibime inanmakla yanlış yapmışım, siz doğru söylemiştiniz ama ben anlamamışım, filan, falan, kem, küm…”

Gerçekten büyümüş olanlara – yaştan bağımsız olarak – “büyük adam” deniyor. Onlar işleri yapıyorlar ama bahane bulmuyorlar. Başarısız olurlarsa sorumluluklarına sahip çıkıyorlar.

Başarılı olurlarsa… Zaten “başarılıların bahanesi olmaz

Etiketler: , , , , , ,

Kategori: İş hayatı, yaşamın içinden

“Büyü de gel çocuk…” yazısına şu ana kadar 9 yorum yapılmış:

  1. erinç aşıcıoğlu :
    24 September 2008
    8:24 am

    uğur abi gene çok güzel deyinmişsin. geçende dediğin gibi yazdığın maddeler en geçerli kurallar. bizimse senin gibi düşünen yöneticilerle çalışma şansımızın düşük olduğu ve sanırım koca bir gerçek olarak hala karşımızda durduğu…

  2. Sevgili Erinç,

    Daha önceki yazılarımdan bilirsin, tüm bozulmaların sorumlusunun “üst yönetim” olduğunu düşünürüm. Yöneticilerin zayıflıkları maalesef yukarıda yazdığım ortamı besliyor. Yönetim kademeleri saltanat duygusunu körükledikleyerek örnek oluyorlar.

    Sonuçta, alt düzeylerdeyken “bazıları erken yükselince bozuluyor” diyen gençler bile, fırsat bulduklarında çabucak yükselmek için bozulmayı “zorunlu hareket” zannetmeye başlıyor.
    “Unvan, araba, masanın büyüklüğü, koltuğun arkalığı önemli değil” dediğimde, eski Türk filmlerinin kahramanı gibi görüyorlar. “Herkes aynısını düşünmek zorunda değil” diyerek, kişilik aşınmasını haklı bulmaya başlıyorlar.

    Nereye kadar gider dersen, Enron’un (Enron: The Smartest Guys in the Room (2005) filminin seyredilmesini öneririm.

  3. […] yazıların ardından diğerleri; Büyü de gel çocuk Seni seviyorum Türk interneti! Bildirgeç’te Yorum Skorları ve Yorum Moderasyonu Yazı […]

  4. Bu şekilde yükselen insanlar yarın öbür gün onları birileri adam sanıpta sorumluluk verdiğinde ne yapıyorlar merak ediyorum?
    Yoksa geçmiş tavırları onları bir ömür idare edebiliyor mu?

  5. Bu şekilde yükselen insanlar ne yapıyorlar? Bazı yazılarda araya sıkıştırmıştım. Başka bir yazıda uzun uzadıya anlatacağım. Ama birkaç örnek vereyim.
    * Her işi kurgularken, işler kötüye giderse kimi / nasıl suçlayacağını en baştan saptama durumu devam eder. Tehlikeli olabilecek talimatlar sözlü verilir. Sonra “ben öyle dememiştim, yanlış anlamışsınız” demek için…
    * Astların her yanlışı abartılır. Bilgi dağarcığında onlara öğretecek bir şey olmadığı için “korku” salınarak yöneticilik yapılır.
    * Başkalarının (hele ki unvan düzeyi daha düşük olan) astları bir şey yaparsa, koltuğun verdiği tüm güç kullanılır.
    * Bölüme karşı yapılan her türlü hareket (uyarı, ikaz, yanlış yapılıyor iddiası, vb…) kişisel algılanır ve üyesi olunan tüm (İcra Kurulu, hatta Yönetim Kurulu bile olabiliyor) komiteler bunu yapana karşı kullanılır.
    * Cümleler içinde sık sık “Bunu Genel Müdür Yardımcısı olarak söylüyorum” gibi vurgulama yapılır.
    Devamı ve örnekler, başka yazılara…

  6. daha önce yönetici olarak çalıştığım iş yerinde (banka) işe başlar başlamaz “masam nerede, telefonum olacak mı,ne zaman yetki alırım” gibi sorularla çok muhatap oldum..Yetki aldıkça öğrendiler ki aslında hiç gerek yokmuş aceleye..:-) ama bunu almak için uzun soluklu marathon yerine kısa yoldan hedefe varmak için her türlü eylemi mubah saydılar.haklısınız..ama çok enteresan ki madalyonun tersi gibi bir örnek vermek istedim..işleyişini çok iyi bildiğim bir şirkette reklam departmanında herkes “müdür”.. kendilerine ast oluştursunlar ,yavaş yavaş yönetici olsunlar niyetiyle verilmiş unvanlar..”baksınlar bakalım o kadar kolaymıymış” gibi ,”atalım denize öğrensin yüzmeyi “gibi bence art niyetlerle verilmiş unvanlar..yukarda saydığınız maddelerden bir ikisini uygulayan kendini patron gözünde kurtarıyor..kalanlar başarısız addediliyor..Yani patron tarafından suça teşvik:-))
    hani “çocuk doğduğunda korku kavramını bilmez.büyükler onu öğretir” pedagoji kurallarından biridir ya..bu da tam patron kuralı..ne oluyor neticede..”patronun adamı “dediğimiz bir tip yetişiyor..yönetici kavramının içini dolduruyor mu.hayır tabii ki. ama ne gerek var..patron zaten kuklanın iplerini parmaklarına dolamış….ihtiyacı yok ki çalışarak,emekle başarılı olana..
    Belki zaten patron da bu yollardan geçerek patron olmuştur diyeceksiniz ama inanın en alttan gelerk patron olmuşlarda da aynı kurallar var…”patron olmanın kuralı “demek ki:-))

  7. Sevgili U.J.
    Erinç’in yorumuna da yazmıştım. “tüm bozulmaların sorumlusunun “üst yönetim” olduğunu düşünürüm” diye… Sizin gibi tecrübeli birinin de aynı fikirde olmasına sevindim.
    Umudumuz, yazılarımızı okuyanların daha iyi insan ve patron olacağı…

  8. Yukarıdaki yazıda, kendisi büyümeden unvanı büyüyen profesyonellerden söz ettim. “Büyümeye çalışırken” isimli yazıda ise, girişimcileri konu aldım.

  9. Yanlış anlaşılmasın. Yalakalığa, patrona gösteriş yapmaya, omurgasızlığa, koltuk sevdasına, her suçu başkasına atmaya… sabır denmez, ilkesizlik denir.

Yorum Yazın