15 Mayıs 2022 Pazar

Havayollarında Şeffaflık ve Süreçler

14 Şubat – 18 Mart arasında 5 hafta içinde 9 kez uçağa binmek zorunda kaldım. Eşim de 5 kez hava yollarını kullandı.

Güzel havalara da kar nedeniyle gecikmelere de rastladık. THY ve Pegasus’la uçtuk. Uçuşlarımın bazıları danışmanlık verdiğim kurumlar tarafından ödendi, bir kısmını da ben ödedim. Uçuşlarımın hepsinde oturacağım koltuğu da kendim satın aldım. Her seferinde biniş kartımı cep telefonuma indirdim. Buna rağmen her seferinde uçuştan 1,5 – 2 saat önce havaalanına gittim. [İşimi son dakikalara bırakmaktan pek hoşlanmam.]

Böylece kısa sayılacak bir zaman diliminde, bu iki havayolu arasında birçok konuda karşılaştırma yapacak örneklem toplayabildik.

Şöyle ki:

  • Biniş kartımı internetten almak istediğimde her iki havayolunda da farklı sorunlar yaşadım.
    • Pegasus’un sistemlerinde sorun vardı. Sorunu kabul edip yardımcı olmak yerine “cep telefonuma kendi uygulamalarını indirmemi” öğütlediler. Karşılıklı konuşarak çözmemiz gereken sorunu duymazdan gelmeyi sürdürdüler ve konuyu ancak sosyal mecralarda tartışmaya başlayınca çözdüler.

İlk aşamada kendileri de çözemedi. Meğerse “sistemlerinde sorun varmış“. Sayemde mi öğrendiler, ben ısrar edene kadar özellikle mi kulaklarının üzerine yattılar bilmiyorum. Sonuçta sorun çözüldü ya… “iyi biten her şey iyidir” (Fransız atasözü)

    • THY’de biniş kartını elde etmek çok zor. Danışmanlık verdiğim kurum bilet parasını ödüyor. Koltuğu ise kendim seçip parasını ödüyorum. Tüm uğraşmalarıma rağmen, online biniş kartını benim e-posta adresime göndermeyi başaramıyorum. Mutlaka bilet alma talimatı veren kişiye gidiyor. İnternet’ten girip, görseli bulup, ekran görüntüsü resmi almak gerekiyor.

Bu yanlışı THY’ye ilettim ama sonuç konusunda ilerleme olup olmadığını bilmiyorum. Burada da mecburen (değişik yöntemlerle de olsa online biniş kartını üretebildiğimiz için) “iyi biten her şey iyidir” diyoruz.

  • Pegasus’un e-posta ile gönderdiği QR kodunu bazı havaalanlarında okuyamıyorlar. Daha doğrusu, QR kodu yetmiyor. Yanında ADI-SOYADI yazılı olmayınca karşılaştıramadıkları için, tam güvenli alana geçiş noktasında (sırada birileri sizi kınarken) bileti cep telefonuna indirmeye uğraşıyorsunuz. Hangi havaalanlarında sadece QR kodun geçmediğini, adı soyadının da olması gerektiğini Pegasus benden daha iyi bilmeli ve ona göre iletişim yapmalı.
  • Koltuk seçme ücretinin faturasını THY’den nasıl alacağım konusunda hiç bir fikrim yok. Pegasus bu konuda daha başarılı. PNR girdiğinizde, ilişkili uçuşlar ve koltuk seçme işlemleri alt alta sıralanıyor. hangisinin faturasını isterseniz, alabiliyorsunuz.
  • Son Antalya – İstanbul uçuşumda, İstanbul’da havanın kötü olduğunu önceden öğrendik. Bizi alıp İstanbul’a dönecek uçağın henüz havaalanından kalkmadığını biliyoruz ama panolarda sadece “20 dakika gecikme” yazıyor. Normal uçağa biniş saatinde ortalarda gezinen görevli “En az 1 saat gecikme olur” diyor.

Uçak Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan kalkacak, Antalya’ya gelecek, yolcuları indirecek, yeni yolcuları almaya hazırlanacak… Biz zaten “gecikmenin daha uzun süreceğini” çeşitli uygulamalardan takip ediyoruz. Bari bu durumlarda yalan söylemeyin.

Hep söylerim ve yazarım: “Bilgi vermeyi öğrenmek hem kültür hem de süreçtir.”

Diyeceksiniz ki, “kaç kişi o Fligh Share , Flight Radar gibi uygulamaları biliyor?” Orada bekleyen kalabalığın içinde birkaç kişinin bilmesi yeterli. Herkes birbirine söylüyor. Özetle, yolcuları kandırdığını sanmak, aslında kendisini kandırmak. Bunu havayollarına ve havaalanlarına anlatmak gerek.

Zaten birbuçuk saat önce havaalanına gelmişim. Üzerine 1 saat 50 dakika orada bekledim. Dönüşte havaalanına inmeden önce havada epey dolaştı ve kaptan pilot “yolculuk 60 dakika sürecek” demişti ama 100 dakika sürdü. Son seferimde Antalya – İstanbul arasında toplamda 5 saatten uzun süren bir yolculuk yaptım.

Bu arada, geçmişte Pegasus’la yaşadıklarım [a] ve [b] nedeniyle zorda kalmadıkça THY tercih ederim ama benim kısa sayılacak zaman içindeki küçük örneklemimde zamanında kalkış konusunda Pegasus çok daha iyiydi.

😉

Uzun süren gecikmeler nedeniyle çevreyi epey inceledim. İlginç veya eğlenceli anılarım oldu:

  • Antalya’da, uçağın normal “kontuara gidin” saatinde kuyruk oluşmuştu. “En az bir saat sürer” diyen görevli “Ayakta boş yere beklemeyin, gidin bir yere oturun” dedi. Bir yolcu sordu: “Bu havaalanında oturacak yer mi var ki, gidip oturalım?” Yanıt “Kem, küm, Starbucks, kafeler, filan“. Aslında, oralarda bile yer yoktu. Havaalanı görevlileri söylediklerinin anlamsızlığının farkında değil.
  • Görevlinin “En az bir saat sürer” uyarısına rağmen birileri “… ama burada 20 dakika yazıyor” diye itiraz ediyor. Çelişik anlarda hoşuna gidene inanma eğilimini gözlemliyorum.
  • Bizi götürmek için gelecek uçağın henüz İstanbul’dan kalkmadığı konuşulunca, sıradaki yolculardan biri “Madem öyle, neden hazırdaki uçaklardan birini göndermiyorlar” dedi. “Her havayolunun, her havaalanında yedek uçakları bekletemeyeceğini” söyledim. “Niye ki?” sorusuna yanıt veremedim.

😀

Meraklısına:

Havayolu ile başlayıp, yolculuklardaki müşteri deneyimleri konusunda çok sayıda yazı  [1] , [2] , [3] , [4] , [5] , [6] , [7] , [8] , [9] , [10] , [11] , [12]  , [13] , [14] yayınladım. Bu yazılarda ve yorumlarda  ideal yolculuk deneyimi konusunda çalışacak kişiler için, oldukça kapsamlı içerik yer alıyor. Öneririm.

.

13 Mayıs 2022 Cuma

Eline Yapışır

İnsanın işine gösterdiği özen (veya özensizlik) zamanla eline yapışır.

😉

Özen, çocuklara küçük yaştan verilmesi gereken bir alışkanlık olmalı. Örneğin, sadece ödevlerini yapmak değil, güzel yazmak… Kendi eşyalarını ve oyuncaklarını toplamasını sağlamak. Size evde iş yaparken veya mutfakta yardım ettiğinde, düzenli bırakmayı öğretmek… Zamanla eline yapışır, alışkanlık haline gelir.

İş hayatında, bazen “doğru işi yapmak” ve “işi doğru yapmak” arasında tartışmalar olur. Doğru işi yapanların çoğunlukla özensiz davranıp “yaptım işte, daha ne istiyorsunuz” dediğini görmüşümdür.  Siz çocuklarınıza daha küçük yaştan “doğru işi yapmakla yetinmemeli, onu da doğru yapmalısın” diye öğretmelisiniz.

🙂

Dün dostlarla oturduk, sohbet sohbeti açtı. Birçok konu konuşuldu. Bu arada bir yazılımcıdan da bahsettik. Arkadaşlarımızdan biri “Sanırım çok iyi yazılımcı… epey pahalı” dedi. Diğeri “Pek iyi sayılmaz… yazdığı kodu gördüm” deyince konuyu irdeledik. Öznemiz, bir ajansın müşterisi için çalışmış. Öylesine, müşterinin o anda sorununu çözen “günü kurtarır” bir iş yapmış.

Kişi özelinde durmayıp, genel eğilimi konuştuk. Bazı ajanslarda çalışan yazılımcıların advergame, app, facebook uygulamaları gibi işlerde günü kurtarır çözümleri alışkanlık haline getirdiğini, aynı ajansın başka müşterisinde bile kullanılacak bir ürün oluşturmadığını ve zamanla bu tutumun yazılımcının eline yapıştığını tartıştık. Daha sonra hemen her işlerinde, öylesine (anlık, geçici) bir çözüm üretiyorlar ve kalıcılığını pek umursamıyorlar.

Yazılım ürünü oluşturma konusunu, birkaç sene önce eski arkadaşım İlhan Bağören ile yazışmıştık. Türkiye’de “yetenekli yazılımcılar olduğunu ama genelde müşteriye özel işler yapıldığını, başka yerlerde (hatta yurt dışında) kullanılacak ürün oluşturma konusunda pek zayıf olunduğunu” söylemişti. Dün masamızda konuşulanlar da benzer idi.

😮

Aşağıdaki resimde torunumla nane fidesi yetiştirme çalışmamızı görüyorsunuz. Sapına zarar vermeden yaprakları ayırıyoruz, sonra da taç yapraklı kısmını üstünde sapların geçebileceği kadar delikler olan içi su dolu kaba yerleştiriyoruz. Bir dede olarak torunumu germeden ve sıkmadan, her konuda özen göstermenin önemini örneklerle ve uygulamalı şekilde aktarmaya çalışıyorum.

Bir süre sonra bana “Dede, sen sadece kes getir. Yapraklarını ayırıp deliklere yerleştirme işini ben yapacağım” dedi. “Yaprakları koparırken sapını kırmamak çok önemli” diye anlatma fırsatı buldum.

😀

Küfürlü konuşmak da insanın diline yapışır, bir süre sonra düzgün konuşamaz. İçinde “mq” geçmeyen cümle kuramayanlar veya sadece “yâni… aynen…” kelimeleri ile konuşalar var ya… Öyle…

😉

Burada, “eline, diline…” klişesinden bahsetmeyeyim. Bir işi düzgün ve özenli yapmak, kişinin kendisine saygısının ifadesidir.

Diğer şekilde yaparsanız, elinize ve/veya dilinize yapışır. Kolay söküp atamazsınız.

.

 

 

 

12 Şubat 2022 Cumartesi

Sürdürülebilirlik Çabaları

Bugünlerin en önemli konularından biri sürdürülebilirlik. Bu konu, artık küresel bir konu. Yine de, “konu tüm Dünya’yı ilgilendiriyor, sadece beni değil” demememiz ve her şeyi başkalarından beklemeden elimizden geleni yapmamız da gerekiyor.

Kurumların bazıları “kendi varoluşlarının devam etmesini” aynı kavram ile anlatıyor ama onların söylediği sürdürülebilirlik değil devamlılık.

🙂

Covid-19 yaygınlaşmaya başladığında, çeşitli yasaklar ve önlemler başlamadan önce İstanbul’a 2 saat mesafede bir köye göçtük. Uzun bir süreyi orada geçirdik. Elimizden geldiğince İstanbul’a gelmeden yaşamaya çalıştık. O dönemde benim de bazı çabalarım oldu.

Dikkat: Burada yazılanlar kesinlikle bir önerme veya örnek gösterme değildir. “Şehirden gelip bağdakine akıl öğreten” biri değilim. Naçizane, bireysel çabalarımı aktarıyorum.

Tarımla uğraşanların hayatının ne kadar zor olduğunu gözlüyorum. Geçimimi tarımdan sağlamadığım için deneme yapma şansım (hatta lüksüm) var. Eğer başarılı olursam, tüm köy bundan yararlanır ve ekosisteme yarar. Başarısız olursam, sadece benden çıkar.

🙂

Önce organik atıkları bir yerde biriktirmeye ve kompost gübre yapmaya karar verdim. Bir varil alıp altını genişçe deldim. Tüm gıda artıklarını oraya döktük. Kestiğim dikenleri ve bahçedeki yabani otları da üzerine koyduğumuz için, çok fazla kokmadı ama hoş koktuğu da söylenemezdi.

Internet’ten araştırdım ve az kullanılmış bir dal öğütme makinesi buldum. Satın alıp sobada yakılmayacak kalınlıkta (3 cm’den ince) dalları öğütücüden geçirdim. Başparmak boğumu kalınlığında yongalara bölüyordu. Dallar çok inceyse, 8-10 cm uzunlukta bırakıyordu.

Köyde, sobaya uymayacak incelikte dalları yakıyorlar. Benim dal öğütmem ilk önce garip karşılandı.

Yemeklerimizden çıkan meyve kabuklarını, sebze artıklarını parçalara böldüm.

Daha önce varile döktüğümüz artıkları artık bu tahta yongası yığınının içine koyabilirdim. İlk anda manzarası pek güzel olmayabiliyor.

Yenilmeyen organik ne varsa yonga yığınına döktük.

Elbette böyle bırakmadım. Çapayla veya dirgen kullanarak atıkları tahta parçaları içine gömdüm.

Arada, tahta parçalarının üzerine toprak da döktüm. Resimlerde bazı meşe yaprakları görünüyor ama onlar yakındaki ağaçlardan dökülenler.  Aslında, dal öğütmek için bile çok ince olan dalları ve dökülen yaprakları da ayrı bir (hatta iki) yere yığdım.

Resimde önde köşesi görünen yığın bir yıl önce öğütülen dallar, solda etrafı tahtalarla çevrili olan ise yapraklar ve ince dallar; arkadaki yığın bir diğer yaprak-dal yığını. Sonradan bu yığınları birleştirdim. Şimdi küçük bir tepecik oluştu. Bunları malç gibi kullanmak için topluyorum. Malç olarak serilemeyenleri ise yükseltilmiş bahçede zemine yayacağım.

Sağda, arkada ilk yükseltilmiş bahçe denemelerim var. Kısmen başarılı oldu. Daha çok okumam ve çalışmam gerek.

Resimleri sonbaharda çekmiştim. Önde açık renkli görülen tahta parçaları şimdi topraklaşmış durumda. Bildiğiniz kara toprak. İçinde pembe solucanlar cirit atıyor. Yaklaşık 4 metreküp kadar kompost gübre elde etmiş oldum. Köydeki komşularımız da tahtanın verimli toprağa dönüştüğünü gördüler. Belki artık öğütülebilir olan dalları yakmazlar. Bendeki makineyi kullanabilirler.

🙂

Elbette sadece organik gıda artıkları ile sınırlı değil. Isırgan otundan böcek kovucu şurup yapmak, yumurta kabuklarını sebze fidelerinin etrafına yaymak, sobada yanan odunların külünü eleyip kuru ve sıvı gübre için kullanmak da var. Dönüştürülebilen her şeyi tekrar kullanmaya çalışıyorum. Her ne kadar verimli toprak üretmeye çalışsam da, susuz tarıma da kafayı taktım. Onu da denemeye çalışacağım. Yukarıda vurguladığım gibi, umarım köyün ekosistemine bir katkım olur.

Sosyal mecralarda uzun süredir vurguladığım bir cümleyi burada tekrarlayayım.

Platform emperyalizminin karşısında sadece platform kooperativizmi durabilir.

😀