"yaşamın içinden" kategorisindeki yazılar:

16 Haziran 2022 Perşembe

Optimum ve Sub-optimum

Değerli ekonomi profesörü Daron Acemoğlu’nun bir konuşmasını izlerken aklımda kalan cümlelerden biri şuydu: “Sub-optimumların toplamı optimum yapmaz.” Hatırladığım kadarıyla, “Ulusların Düşüşü” diye tercüme edilen “Why Nations Fail” kitabı hakkında bir konuşmaydı.

Daha sonra defalarca bu cümleyi doğrulayan olgularla karşılaştım. Çoğunlukla da (dinleyen varsa) cümleyi tekrarladım: “Sub-optimumların toplamı optimum yapmaz.”

😮

Optimum kavramıyla ilk kez, işletmecilik okurken karşılaştım. Rahmetli Muhan Sosyal hocamız [1] , [2] , [3] anlattı. İlk dinlediğimde anladığımı söylersem yalan olur. Azami veya asgari (maksimum veya minimum) değil. En hızlı veya en çok da değil… Optimum kavramının birden çok değişkeni olduğunu ve tüm değişkenlerin teker teker değil de bir arada “en …” oluşturduğunu zamanla anladım.

TDK “en elverişli ve en uygun” ve “uygun değer” diye tanımlamış.

😉

Deniz nakliyatı sektöründe çalışırken “ekonomik hız” kavramını öğrendim. Gemiler yüksek bedellerle kiralanıyor. Günlük #bin dolar ücret denildiğinde gün / saat / dakika hesaplanıyor. Yakıt parasını da kiralayan ödüyor. Maksimum hız ile gidildiğinde daha az kiralama ücreti ödeniyor ama yakıt gideri daha fazla olabiliyor. Yavaş gidince de yakıt bedeli azalıyor ama kiralama süresi artıyor.

Bugünün akaryakıt fiyatları ile, aslında herkes “ekonomik hız” kavramını öğrenmeli.

Daha sonra bunu araba kullanırken düşünmeye başladım. Düz yolda ileride kırmızı ışık yandığını görüyorsunuz. Ayağınızı gazdan çekiyorsunuz. Arabanız yavaşlıyor ve biri hemen selektör yanık söndürerek size işaret veriyor. Hasbelkader üzerinizden atlayabilse, sadece 15 metre sonra duracak zaten. Tüm ufku, önündeki araba kadar olan insanlara optimum kavramının anlatılamayacağını trafikte fark ettim.

Yavaşladığınızda size selektör yapan kişi, ekonomik olması için yokuşu boş vitesle iniyordur veya akşam saatinde farlarını açmıyordur, muhtemelen. [Bu söylediğim dahil olmak üzere, bütün genellemeler yanlıştır.]

🙂

Optimum kavramını tartıştığım bir arkadaşım, “ailede bu kavramın hiç öğretilmediğini” söyledi. Olur mu? “Odadan çıkarken ışıkları kapat” diye eğitilmiş bir nesil olarak itiraz ettim ama verdiği örneği de aklıma kaydettim. “Doydum” dediğinde, son pirinç tanesine kadar yemeni isteyen, “tabakta kalan pirinç sayısı kadar çocuğun olur” diye korkutan anne… optimum kavramını umursuyor mudur?

Biliyor musunuz, bunun yansımasını her şey dahil tatil köylerinde görüyorum. Benim yarım kadar kilosu olan biri, 2 gün boyunca yesem bitiremeyeceğim kadar yemeği tabağına dolduruyor. Üstelik, aynı tabağa koyulmaması gerekenler de bir arada… Salata, zeytinyağlı, yanında parça et, üstüne lahmacun, üstüne peynir… Bakıyorum, yemeğini bitirip masadan kalkarken tabağın hâlâ çoğu dolu. Yapabilen varsa “sadece yiyebileceğin kadar al” diye anlatsın.

🙁

Geçenlerde günü kurtaran” yazılımcı örneğini aktarmıştım. Bu “günü kurtarmak” veya “anlık çözüm” veya “ehven-i şer” yaklaşımları da sub-optimumlardır ve çoğunlukla insanın eline ve beynine yapışır. Giderek büyük resmi düşünemez, sadece kısa vadeli hedeflerle yetinirler.

Ödevler ve görevler de öyledir. MBA öğrencilerine “ödev gibi değil, iş hayatındaki gibi hazırlayın” diyorum. Kişilikleri ödevlere yansıyor.

Mustafa Kemal’in (Atatürk soyadı almadan önce) Sivas Kongresinde mandacılık taraftarlarına söylediği ve hep hatırladığım bir cümle de şudur: “Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür.” Kesinlikle haklıdır.

🙂

Profesör Daron Acemoğlu, geri kalmış ülkelerin bir özelliğinin de sürekli olarak “sub-optimum çözümler peşinde koşmak” olduğunu söylemişti. Zaten yazının konusu olan cümle, bu nedenle söylenmişti.

Sub-optimumların toplamı optimum yapmaz.”

.

13 Mayıs 2022 Cuma

Eline Yapışır

İnsanın işine gösterdiği özen (veya özensizlik) zamanla eline yapışır.

😉

Özen, çocuklara küçük yaştan verilmesi gereken bir alışkanlık olmalı. Örneğin, sadece ödevlerini yapmak değil, güzel yazmak… Kendi eşyalarını ve oyuncaklarını toplamasını sağlamak. Size evde iş yaparken veya mutfakta yardım ettiğinde, düzenli bırakmayı öğretmek… Zamanla eline yapışır, alışkanlık haline gelir.

İş hayatında, bazen “doğru işi yapmak” ve “işi doğru yapmak” arasında tartışmalar olur. Doğru işi yapanların çoğunlukla özensiz davranıp “yaptım işte, daha ne istiyorsunuz” dediğini görmüşümdür.  Siz çocuklarınıza daha küçük yaştan “doğru işi yapmakla yetinmemeli, onu da doğru yapmalısın” diye öğretmelisiniz.

🙂

Dün dostlarla oturduk, sohbet sohbeti açtı. Birçok konu konuşuldu. Bu arada bir yazılımcıdan da bahsettik. Arkadaşlarımızdan biri “Sanırım çok iyi yazılımcı… epey pahalı” dedi. Diğeri “Pek iyi sayılmaz… yazdığı kodu gördüm” deyince konuyu irdeledik. Öznemiz, bir ajansın müşterisi için çalışmış. Öylesine, müşterinin o anda sorununu çözen “günü kurtarır” bir iş yapmış.

Kişi özelinde durmayıp, genel eğilimi konuştuk. Bazı ajanslarda çalışan yazılımcıların advergame, app, facebook uygulamaları gibi işlerde günü kurtarır çözümleri alışkanlık haline getirdiğini, aynı ajansın başka müşterisinde bile kullanılacak bir ürün oluşturmadığını ve zamanla bu tutumun yazılımcının eline yapıştığını tartıştık. Daha sonra hemen her işlerinde, öylesine (anlık, geçici) bir çözüm üretiyorlar ve kalıcılığını pek umursamıyorlar.

Yazılım ürünü oluşturma konusunu, birkaç sene önce eski arkadaşım İlhan Bağören ile yazışmıştık. Türkiye’de “yetenekli yazılımcılar olduğunu ama genelde müşteriye özel işler yapıldığını, başka yerlerde (hatta yurt dışında) kullanılacak ürün oluşturma konusunda pek zayıf olunduğunu” söylemişti. Dün masamızda konuşulanlar da benzer idi.

😮

Aşağıdaki resimde torunumla nane fidesi yetiştirme çalışmamızı görüyorsunuz. Sapına zarar vermeden yaprakları ayırıyoruz, sonra da taç yapraklı kısmını üstünde sapların geçebileceği kadar delikler olan içi su dolu kaba yerleştiriyoruz. Bir dede olarak torunumu germeden ve sıkmadan, her konuda özen göstermenin önemini örneklerle ve uygulamalı şekilde aktarmaya çalışıyorum.

Bir süre sonra bana “Dede, sen sadece kes getir. Yapraklarını ayırıp deliklere yerleştirme işini ben yapacağım” dedi. “Yaprakları koparırken sapını kırmamak çok önemli” diye anlatma fırsatı buldum.

😀

Küfürlü konuşmak da insanın diline yapışır, bir süre sonra düzgün konuşamaz. İçinde “mq” geçmeyen cümle kuramayanlar veya sadece “yâni… aynen…” kelimeleri ile konuşalar var ya… Öyle…

😉

Burada, “eline, diline…” klişesinden bahsetmeyeyim. Bir işi düzgün ve özenli yapmak, kişinin kendisine saygısının ifadesidir.

Diğer şekilde yaparsanız, elinize ve/veya dilinize yapışır. Kolay söküp atamazsınız.

.

 

 

 

12 Şubat 2022 Cumartesi

Sürdürülebilirlik Çabaları

Bugünlerin en önemli konularından biri sürdürülebilirlik. Bu konu, artık küresel bir konu. Yine de, “konu tüm Dünya’yı ilgilendiriyor, sadece beni değil” demememiz ve her şeyi başkalarından beklemeden elimizden geleni yapmamız da gerekiyor.

Kurumların bazıları “kendi varoluşlarının devam etmesini” aynı kavram ile anlatıyor ama onların söylediği sürdürülebilirlik değil devamlılık.

🙂

Covid-19 yaygınlaşmaya başladığında, çeşitli yasaklar ve önlemler başlamadan önce İstanbul’a 2 saat mesafede bir köye göçtük. Uzun bir süreyi orada geçirdik. Elimizden geldiğince İstanbul’a gelmeden yaşamaya çalıştık. O dönemde benim de bazı çabalarım oldu.

Dikkat: Burada yazılanlar kesinlikle bir önerme veya örnek gösterme değildir. “Şehirden gelip bağdakine akıl öğreten” biri değilim. Naçizane, bireysel çabalarımı aktarıyorum.

Tarımla uğraşanların hayatının ne kadar zor olduğunu gözlüyorum. Geçimimi tarımdan sağlamadığım için deneme yapma şansım (hatta lüksüm) var. Eğer başarılı olursam, tüm köy bundan yararlanır ve ekosisteme yarar. Başarısız olursam, sadece benden çıkar.

🙂

Önce organik atıkları bir yerde biriktirmeye ve kompost gübre yapmaya karar verdim. Bir varil alıp altını genişçe deldim. Tüm gıda artıklarını oraya döktük. Kestiğim dikenleri ve bahçedeki yabani otları da üzerine koyduğumuz için, çok fazla kokmadı ama hoş koktuğu da söylenemezdi.

Internet’ten araştırdım ve az kullanılmış bir dal öğütme makinesi buldum. Satın alıp sobada yakılmayacak kalınlıkta (3 cm’den ince) dalları öğütücüden geçirdim. Başparmak boğumu kalınlığında yongalara bölüyordu. Dallar çok inceyse, 8-10 cm uzunlukta bırakıyordu.

Köyde, sobaya uymayacak incelikte dalları yakıyorlar. Benim dal öğütmem ilk önce garip karşılandı.

Yemeklerimizden çıkan meyve kabuklarını, sebze artıklarını parçalara böldüm.

Daha önce varile döktüğümüz artıkları artık bu tahta yongası yığınının içine koyabilirdim. İlk anda manzarası pek güzel olmayabiliyor.

Yenilmeyen organik ne varsa yonga yığınına döktük.

Elbette böyle bırakmadım. Çapayla veya dirgen kullanarak atıkları tahta parçaları içine gömdüm.

Arada, tahta parçalarının üzerine toprak da döktüm. Resimlerde bazı meşe yaprakları görünüyor ama onlar yakındaki ağaçlardan dökülenler.  Aslında, dal öğütmek için bile çok ince olan dalları ve dökülen yaprakları da ayrı bir (hatta iki) yere yığdım.

Resimde önde köşesi görünen yığın bir yıl önce öğütülen dallar, solda etrafı tahtalarla çevrili olan ise yapraklar ve ince dallar; arkadaki yığın bir diğer yaprak-dal yığını. Sonradan bu yığınları birleştirdim. Şimdi küçük bir tepecik oluştu. Bunları malç gibi kullanmak için topluyorum. Malç olarak serilemeyenleri ise yükseltilmiş bahçede zemine yayacağım.

Sağda, arkada ilk yükseltilmiş bahçe denemelerim var. Kısmen başarılı oldu. Daha çok okumam ve çalışmam gerek.

Resimleri sonbaharda çekmiştim. Önde açık renkli görülen tahta parçaları şimdi topraklaşmış durumda. Bildiğiniz kara toprak. İçinde pembe solucanlar cirit atıyor. Yaklaşık 4 metreküp kadar kompost gübre elde etmiş oldum. Köydeki komşularımız da tahtanın verimli toprağa dönüştüğünü gördüler. Belki artık öğütülebilir olan dalları yakmazlar. Bendeki makineyi kullanabilirler.

🙂

Elbette sadece organik gıda artıkları ile sınırlı değil. Isırgan otundan böcek kovucu şurup yapmak, yumurta kabuklarını sebze fidelerinin etrafına yaymak, sobada yanan odunların külünü eleyip kuru ve sıvı gübre için kullanmak da var. Dönüştürülebilen her şeyi tekrar kullanmaya çalışıyorum. Her ne kadar verimli toprak üretmeye çalışsam da, susuz tarıma da kafayı taktım. Onu da denemeye çalışacağım. Yukarıda vurguladığım gibi, umarım köyün ekosistemine bir katkım olur.

Sosyal mecralarda uzun süredir vurguladığım bir cümleyi burada tekrarlayayım.

Platform emperyalizminin karşısında sadece platform kooperativizmi durabilir.

😀