"yaşamın içinden" kategorisindeki yazılar:

08 Ocak 2020 Çarşamba

Madde Bağımlısı

2019 – 2020 ders yılının Güz dönemini yeni bitirdik. Final sınavları yapıldı. Kağıtları okudum, notları verdim. Öğrencilere sanırım 13 Ocak Pazartesi günü açıklanacak.

🙂

Derslerde ve final sınavlarında, sorduklarıma yanıt verirken “sadece soruya yanıt verin;  maddeler halinde yanıtlayın” diye belirtirim. CRM dersinin eski final sorularını da yayınlarım.

MBA katılımcılarından sevgili Yeliz Kızıltan dönemin başında, dersi ve kendimi tanıttığım ilk saatte fotografımı çekmiş.

Arkadaki karikatürün orijinalini Twitter’de görmüştüm. Hemen ders tanıtımına ekledim.

Karikatürü gösterip “Bakın, oradaki madde bağımlısı var ya!.. İşte o ben…” derken görüyorsunuz.

😉

Muhtemelen bu dönemde de CRM dersi vereceğim. Tüm MBA değilse bile, “sadece CRM dersini takip edeyim, gerçek CRM uygulaması gibi eğitim göreyim ve “İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden MBA programındaki CRM dersini tamamlamıştır” diye sertifika alayım” derseniz, yazışalım. Sizi okuldaki doğru kişiye yönlendireyim. Belki sınıfta karşılaşırız.

😀

16 Haziran 2019 Pazar

60+ müzikali

Hayatımın ilk günlerini hatırlamıyorum. Bazı anıların da gerçekten bana ait mi olduğu, yoksa çok defa anlatıldığı için bende yapay bir hafıza mı yarattığı konusunda ciddi kuşkularım var. Onları es geçiyorum.

Çocuklarıma ve dostlarıma, “en başından” anlatmaya başlayayım desem… Belediye otobüsünde annemin kucağında oturmuş giderken dükkan levhalarını okuduğumu ve annemin şaşırdığını anımsıyorum. En eski anım bu.

Çocukluğumun, yazları Niğde’de geçen anlarını çok daha keyifle anımsıyorum. Diğerleri hep birkaç saniyelik görüntüler.  Bazıları hüzünlü.

Hayatımın bazı dönemlerini yazmıştım.

Bu ikisi dışında çoook sayıda anı da blogda paylaşıldı zaten.

Genelde şanslıyımdır. Özellikle kendimden çok başkalarına uğurlu gelirim. Sabah siftahı benim paramla yapanlar, o gün çok kazanırlar.

Bir de… Babalar günü ile doğum günüm ya aynı gündür, ya da çok yakındır. Daha ne olsun.

😀

Bugünler için şunu söyleyebilirim.

Çocukken ve gençken kurduğum çok sayıda hayal vardı.  Bunların makul olanlarını gerçekleştirdim; diğerlerinin pek de anlamlı olmadığını öğrendim.  İnsan zamanla hayatta neyin önemli olduğunu anlıyor. Para ve unvan ve şöhret, kesinlikle bunlardan değil. (Zaten gençken de parayı hiç ilk sıraya koymadım.)

Ömür sona ermeden yaşamak istediğim birkaç hevesim daha var ve onlardan daha önemli başka şey yok benim için.

🙂

Her şey değişiyor ve değişmeli de… Ben de…Bazı eski hatalarım, onları yaptığım zamandan daha fazla canımı yakıyor.

Yaşamın sertleştirdiği yönlerimi yumuşatmaya çalışıyorum. Bir yandan da yıllardır söylemediklerimi dile getirme çabasındayım. Bu ikisinin zaman zaman çeliştiğinin farkındayım ama… Bu çelişki anını da seviyorum artık.

Başarılarına şahit olmak istediğim çocuklar ve gençler var. Yüzlerce öğrencim oldu. Maalesef, bir devirlerin efsane öğretmenleri gibi herkesin adını ve numarasını akılda tutma becerim yok. Üstelik, hafızam giderek zayıflıyor. (Karşılaştığımızda isminizle seslenmiyorsam, buradan özür diliyorum.)

Öğrencilerimden ve sosyal mecralar sayesinde tanıştıklarımdan sadece bazılarının adı aklımda kaldı. Onlar da hep aklımda olacak. Onları izleyeceğim. Başarılarından gurur duyacağım.

Bu yaşlarımın çok değerli olduğunun bilincindeyim. İnsan bazen gençliğini arıyor ama 40 yıllık dostluklar, gençken olmuyor.  Kime dostça sarılacağını öğrenmek var ya… 40 – 50 yıla değer.

Yıllar artık getirdiklerinden fazlasını götürüyor. Hemen her fırsatta, “keşke burada olsaydın” diye andığım çok sayıda akrabamı, arkadaşımı, dostumu da kaybettim.

Ömür uzadıkça, dostlukların süresi artıyor ama sayısı azalıyor.

🙂

Biz bu ömrü, büyük bir kaos yaşamadan bitirirsek, daha ne olsun. Mezar taşına ne yazıldığı önemli değil. Hatırlayanların keyifle anması önemli.

Notlar:

  • Müzik parçalarının sözlerini de seviyorum. Ancak, sevdiğim parçaları sıralarken sözlerinin değil, isimlerinin duruma uymasına çalıştım.
  • Sevdiğim parçalar bunlarla sınırlı değil. Daha yüzlercesi var.
  • Sevdiğim parçaların çoğunun klasik esintiler taşıdığını görürseniz şaşırmayın. Bir dönemin rock star’ları, İngiliz Kraliyet Müzik Akademisi mezunlarıydı. Ben (birkaç istisna dışında) oralarda takılı kaldım.
  • Yukarıdaki karikatür Erdil Yaşaroğlu’ndan alıntıdır.

Sevgiler

18 Ocak 2019 Cuma

Bir Öğrencilik Anısı

Adım geçen kitaplardaki ilgili bölümü bloguma taşıyorum. Yakınlarıma ve çocuklarıma kendi yaşam hikayem konusunda, başkalarının gözünden parçalar bırakmak için.

😉

Sevgili dostum Mehmet Sezgin, “Hikayesi En Bol” adlı kitabında benden bahsetmiş.

Benden bahsettiği bölüm, ODTÜ’deki ilk ders.

Benim taraftan anlatayım.

Bölümün adı İşletmecilik. Her sene, okula yeni gelenleri işletmek gerekli. Bizim son sınıfta olduğumuz sene, bu oyunun baş rolünü ben üstlendim. Kaba sakalım ve dalgalı saçlarımla biraz mağara adamı görünümündeydim. (Maalesef – veya iyi ki – o döneme ait bir fotografım yok.)

Muhan Soysal hocamızdan taktik de aldık. Sınıfın genç görünenlerini araya yerleştirdik. En genç görünenlerden biri, basketbol liginde oynuyordu. Onu “tanıyan olabilir” diye sınıfa çağırmadık.

Ben kürsüye çıkınca “Yine mi bu! Bunun yüzünden sınıfta kaldım” gibi cümleler söyleyeceklerdi. Böylece daha ben konuşmaya başlamadan bir korku havası estirecektik.

Senaryo iyi çalıştı. Daha birkaç dakika olmadan, sadece benim sesimin duyulduğu bir ortam oluştu. Tahtaya anlamlı, anlamsız bir şeyler yazıyordum. Bu sırada kapı açıldı. Son derece güler yüzlü biri (Mehmet Sezgin) amfiye girdi. Yukarıdan aşağı sakin bir şekilde indi.

Ben “bu ne cüret” der gibi, iki elimi belime koyup baktım. Geldi en ön sıraya oturdu. Sınıfta çıt çıkmıyordu.

Aradığım fırsat gelmişti. Onun geç girişini bahane edip, sinirlenmiş rolü yapmaya başladım. “Uçak olsa beş dakika geç girebilir misin?” “Beyefendi, uçak çoktan kalktı” “İnsan ODTÜ’deki ilk dersine de geç kalır mı?” “Madem geç geldin, bari arka sırada bir yere usulca otur. En ön sıraya kadar gelip dersin gidişatını ve benim konsantrasyonumu neden bozuyorsun

Ortamda izleyici olanlar bile buz kesmişti. O ise, güler yüzünü pek de değiştirmeden bakıyordu. “Madem son geldin, tahtayı sil” dedim. Keyfini bozmadan sildi, silgiyi yerine koyup gitti oturdu.

Peter Drucker’ın “Verimlilik işleri doğru yapmak; etkinlik ise doğru işleri yapmaktır” cümlesini de bu arada söyledim.

Onunla uğraşırsam işe yaramayacak olduğunu anladım ve yine sınıfa döndüm. Yukarıda, Mehmet Sezgin’in kitabında yazdığı şekilde korku ortamını sürdürdüm. Tahta silinmişken “Az önce ne anlattım ve ne yazdım” diye bir küçük sınav bile yaptım.

Muhan hocamızla “20 dakika” diye anlaşmıştık. Hocamız üst kapıdan amfiye girdi. Onlarca basamağı inip ön tarafa geldi. Sınıftakilerin çoğunluğu bunu farketmedi bile. Ben “Arkadaşlar, Tarih dersine yeterince geç kaldık. Haydi gidelim” dedim.

Yeni öğrencileri öylesine paralize etmişiz ki, bizim sınıftakiler ayağa kalkıp “İzin verir misin? Tarih dersine geç kaldık” diye izin istediklerinde boş gözlerle bakmışlar.

Neyse, biz eğlenerek Tarih dersine gittik.

😉

Muhan hocamız da sınıfın donuk ve anlamsız bakan gözlerini görmüş. “Çıkın, 10 dakika hava alın” demiş.

Döndüklerinde İşletmecilik Bölüm Geleneğini anlatmış. “Buna da “işletme” derler ama, biz size burada gerçek işletmeciliğin ne olduğunu anlatacağız” demiş. Derse, döneme, okula başlamışlar.

😀

Mehmet Sezgin ile asistan – öğrenci değil, arkadaş ve dost olduk. Birbirinin en büyük rakibi olan şirketlerde çalıştık. Dostluğumuz bozulmadı.

==

Bu arada, kitabı okuyun. Sadece kredi kartı veya ödeme sistemleri açısından değil, ekip yaratma, organizasyon yapısı, kurumlarda güçlükleri aşmak için yapılabilecekler, bilgi paylaşımı, vb. birçok konuda esin kaynağı olabilecek satırlar var.

Keyifle okuyacağınıza eminim.

.