19 Eylül 2022 Pazartesi

Aranan Reklamcı mı?

Marketing Türkiye dergisinin Aranan reklamcıya ulaşılamıyor: Yetenek kıtlığı bir krizden fazlası haberi ve röportajlarını okudum.

No alt text provided for this image

Aşağıdaki görüşlerimin özetini Linkedin’de paylaştım. Sonra, “Linkedin’de yazdığımın  fazlası var” diye düşündüm, yorumlarımı genişletip buraya taşıdım. Siz önce, Marketing Türkiye yazısını okuyun, sonra aşağıya göz atın.

😉

40 yıldan beri Pazarlama yöneticisi olarak çalışıyorum. 30+ yıldır reklam sektörüyle iç içeyim. Reklam’dan Kurumsal İletişim’e dönüş aşamasını bizzat yakından gözlemledim.

Birçok ürün geliştirdim, projeler yaptım. Bunların iletişimlerini (bence Türkiye’nin bir numaralı) Kurumsal İletişimcileri yaptı. İşi ustasına bıraktım ama hem reklam veren tarafında hem de ajansta ne olduğunu gözlemledim ve öğrenmeye çalıştım. Profesyonel hayatı geride bıraktıktan sonra, farklı dijital ajanslarla farklı projelere dahil oldum.

Kısmen dışarıdan bakan, kısmen içeriden biri olarak gözlemlerimi paylaşayım.

Sevgili Haluk Mesci ağabeyimiz “Stajyerleri köle gibi çalıştırmayın. En azından asgari ücreti ödeyin” dediğinde “Reklamcılık, usta-çırak ilişkisiyle öğretilir. Hem iş öğretip hem de para mı vereceğiz” diyen usta (çok sayıda Kristal Elma sahibi) reklamcılar vardı.

Bugün gelinen noktada onların payı gözardı edilemez.

Reklamcılık değişti. Kanallar arttı. Sosyal mecralar ve teknoloji ağırlığını koydu. Segmentasyon kişiselleştirme hiper kişiselleştirme yolculuğu çoktan başladı.

Reklamın ustaları “Bizim içimiz yaratıcılık. Bizim ajansımızda veri analisti olmayacakdediler. Bu – bazı – ustaların, değişen marka iletişimi kavramlarını anladığı söylenebilir mi? Onlar mı genç yetenekleri elinde tutabilecek?

🖖

Ortalama yılda 20 kere “sosyal medya verilerinin pazarlamada kullanımı” konusunda eğitim veriyorum. Yaklaşık 3000 kişiyle karşılaşmışımdır. İçlerinde  ajanslarda çalışanlardan çokça var.

Pazarlamada veri ve yaratıcılığın birlikte olduğunu, AdAge dergisi “Dijital Ajans Ağları, Dünya sıralaması” listesinde ilk 3’te

  1. Accenture
  2. Deloitte
  3. IBM

olduğunu istisnasız hiçbiri bilmiyordu.

Ajans yöneticileri… bunlar sizin çömezleriniz ve dijital iletişimin geldiği noktayı bile bilmiyorlar. Onlar öğrenmiyor, siz de öğretmek için çaba sarf etmiyorsunuz.

🙁

Sosyal medyanın ilk yıllarından beri “ürün odaklı olmaktan, müşteri odaklı olmaya dönüşüm” konusunda yazıyorum. Bazı ajans patronları “Bunlar ABD’li danışmanlık şirketlerinin daha çok para kazanmak için uydurdukları kavramlardır” diyor. Aradaki farkı uzun uzadıya anlatıyorum. Bir bakış açısı, kültür farkı.

Düşünsenize… Ajans patronu (ki müşterisinden daha ileri görüşlü olmasını beklememiz gerekir), müşterideki ve dünyadaki değişimi anlamamış.

😉

Ajans gelip brief alıyor. Bir hafta sonra debrief seansı var. Başlıyor anlatmaya: “Şöyle bir reklam yaparız, şu sloganı dillere pelesenk ederiz, web sitemizde bunu vurgularız, bir de mobil app…

Markanın Kurumsal İletişim yöneticisi soruyor “Ana strateji ne?” Ajans yine “atlarız, zıplarız, çiçek açtırırız, oradan marka pırtlar…

Bir strateji ve bu stratejiyi uygun gösteren sağlam bir gerekçe sunabilen… çok az.

😮

Bir üst sürümünü de gördüm. Reklamın büyük ustası bize debrief veriyor. Projeyi hayata geçiren benim. Reklam ajansı ve bütçe konusunda nihai kararı verecek olan ise bir Genel Müdür Yardımcısı.

Büyük usta daha ilk dakika içinde doğru kişiye odaklanıyor. Onun “abi” denmesinden hoşlandığını anlıyor. Ben “Uğur bey”, patronum “… abi”. Aslında büyük usta, “abi” dediğinden daha yaşlı ama nabza göre şerbet…

Benim patron, büyük ustanın “abi” demesiyle kendinden geçmiş. Verilen her gaz yerini buluyor. Ortam giderek heyecanlanıyor. Konu, proje olmaktan çıkıyor markanın tüm iletişimine gidiyor.

Geçmişte, işinin ehli Kİ uzmanlarıyla çalıştığım için o sahaya girmiyorum ama ibretle seyrediyorum. Ajansa sorduğum bir iki soru, “… abi” tarafından tersleniyor. Doğal olarak, ajans tarafı yanıt bile vermiyor.

🙁

İşi alana kadar ajans patronunu görüyorduk. İşi aldıktan sonra, hemen hiçbir toplantıya gelmedi. Genç stajyerlerle yürümeye çalıştık ama ihtiyaçlarımızı anlamaktan uzaklar. Sonunda stajyeri karşıma aldım ve sert bir konuşma…

Birkaç saat sonra ajans patronu telefonla aradı: “Uğur’cuğum, genç çocuklara sert davranma… Ajansta ona terapi uygulamak zorunda kaldım

Peki, sen niye aradığımızda ulaşılmaz oluyorsun. Senin sesini duymak için bir çömezini fırçalamak zorunda mıyız?

😉

Bir kurye-kargo şirketiyle müşteri deneyimi yolculuğu çalıştayı yapıyoruz. Ajansı da davet etmişler. Ajans çalışanlarını 2 günlük çalıştay boyunca izledim. 3 kişinin toplam tuttuğu not, ¼ dosya sayfasından fazla değildi. (Neden o sırada çok not tutmaları gerektiği, aşağıda… Ajans kökenli Kİ’ciler kısmında 😉 )

 

 

Gördüğüm birçok kötü Pazarlama Müdürü veya Kurumsal İletişimcinin (elbette bazı istisnaları da gördüm) ajanslardan geldiğine şahit oldum. Bunlar daha stajyerken ajans patronu önce bütçe sorarak işe başlıyor ve ajans içinde benzer konuşuyor. Genç stajyer de “iyi reklam = büyük bütçe” diye düşünüyor. Müşterisine katma değer sunmayı aklına getirmiyor.

Masanın diğer tarafına geçince de… eline yapışmış olan bu beceri, silinip gitmiyor elbette

Marka tarafında, Kurumsal İletişim’in görevinin kurumun değerini arttırmak olduğunun bilincinde olmayan, işini sadece markayı (veya patronu) parlatmak için reklam ajansı ile ilişkiler zanneden ne kadar çok Kİ yöneticisi gördüm. Çoğu ya ajanslardan gelmişti ya da ajanstan gelen yöneticiler tarafından eğitilmişti.

😉

Bunlardan birini anlatayım. Bir kurye-kargo şirketiyle, tüm müşteri temas noktalarında çalışanların katılması gereken bir toplantı yapıyoruz. Amacımız müşteri deneyim yolculuğunu çıkarmak. Kurumsal İletişim yönetimi (yöneticisinden çömezine kadar) katılmaya tenezzül etmiyor.

Kurumsal iletişimcilere (daha sonraki bir toplantıda) “tüm müşteri temas noktaları sizden sorulur” diye anlatmak zorunda kalıyorum. Kendisini sadece “web sitesi sorumlusu” sanıyor. İşin içine web sitesi girince aslan kesiliyor ama müşteri yolculuğu konusunda zerre fikri yok.  Bizzat onların işi olan, dükkanların / bayilerin tabelaları da, müşterinin içine dosya koyup gönderdiği zarflar da, “en yakındaki şube nerede” diye aradığında Google’da çıkan sonuç da, şikayet sitelerinde isminin olumsuz anılması da… bunlar “müşteri temas noktasıdır” diye anlatana kadar perişan oluyorum.

Ajans kökenli Kİ’ci kardeşlerimiz… para = iletişim diye bakmaktan vazgeçip müşteri iletişimini bir bütün olarak almaya ne zaman başlayacaksınız.

 

 

Ajanslara çok iğne batırdım. Biraz da diğer paydaşları ele alayım.

Genç yetenekleri bulmak ve gelirini bizzat kendi yönetecekleri bir ajans kurmak için Project House ile “Young Guns” projesini başlatmıştık. 2009 yılının en değerli projelerinden biri seçilmişti. Kendi yaptıkları işin net gelirinin %33’ünü 5 kişi aralarında paylaşacaklardı.

Bahanesiz Düşünme Eğitimi” o sırada yaşadıklarımdan sadece biri…

🖐

Ajans tarafındaki genç marka yöneticisi, patrondan zam istiyor. Patron ona soruyor:

– Sen bu marka ile ne kadar süredir çalışıyorsun.
– İkibuçuk yıldan beri…
– Bu süre içinde sene başında konuşulan bütçeyi arttırmak için onlara kaç kere yeni ürün / fikir sundun?
– …
– Diğer müşterilerimiz için şu ve bu hizmetleri geliştirdik. Onlara sattık. Sen kendi müşterine bu hizmetlerden bahsettin mi? Onlar konusunda bir toplantı veya görüşme talebinde bulundun mu?
– Hayır.
– Sen neden, zaten çok iyi tanıdığın müşterin için katma değerli bir hizmet önermiyorsun? Kreatif ekibe veya yazılım grubuna müşterinle ilgili yeni bir öneride bulundun mu?
– Hayır.
– Markanın bize verdiği para artmadan ben senin maaşını nasıl arttırabilirim?
– Ben geçinemiyorum.

Ben sadece trafik polisliği yapayım. Ne kendime, ne markaya, ne de ajansa başka bir şey katmayayım. Maaşım da sürekli artsın” diyen çok sayıda genç iletişimci olduğunu da eklemek isterim.

🙁

Markalar da iletişimde ve çalışanlardaki değişimi anlayabilmiş değil. Hem sürekli revizyon talep ederek ve “acil, dün lazım” diyerek 24 saat çalışılmasını bekliyorlar, hem de kendi acil dediklerine yanıtı 3 – 4 gün sonra veriyorlar.

İletişim ajanslarının stratejik ortak olduğunu kabul etmiyor ve “iletişim tedarikçisi” gözüyle bakıyorlar. Süreci Pazarlama değil, Satın alma yönetiyor.

Başta CMO’lar olmak üzere, marka tarafının ajans çalışanlarına bakışı “köleler” şeklinde. Kendisi ajanstan markaya geçenler bile benzer davranıyor.

👇

Bildiğimiz reklamcılığın sonu” diye bir makale yazacak olsam, bunlarla başlardım.

😉

Bence konuyu, “reklam’dan kurumsal iletişim’e geçiş sürecinde, geleneksel reklamcılığın uyum sağlayamaması” diye almalıyız.

Birçok kurum sürekli dönüşüm geçirdi. Mad Man dizisi yıllarından hu yana, önce yeni kanalların (radyo, TV) sonrada yeni dijital kanalların eklenmesi dışında reklam ajanslarında yapısal bir değişiklik oldu mu?

Aslında bunu sorgulamak gerekiyor.

 

 

Tüm paydaşların, özellikle markaların ve müşterilerin ihtiyacı olduğu sürece marka iletişimi yok olmaz.

Sonuçta, sorun çok boyutlu ve tüm boyutlarıyla ele alınmazsa, “geleneksel reklamcılık” yok olabilir ama marka iletişimi yeni yöntemlerle ve yeni oyuncularla ayakta kalır.

.

7 Eylül 2022 Çarşamba

Müşteriyi Anlamak = Karlılık

1998 senesinden başlayarak, Müşteri Deneyimi konusunda eğitim malzemesi yapmak amacıyla çok sayıda gazete haberi, röportaj veya anlatı derlemiştim. Bugünlerde (şu yazıda yazdığım gibi) yıllardır biriktirdiğim çalışma notları, makaleler, anlatılar, ödevler, tezler, dokümanları gözden geçiriyorum. Kullanmayacak olduklarımı ya ilgileneceğini düşündüğüm genç arkadaşlara vermeye, ya da geri dönüştürmeye çalışıyorum. Bu küçültme sırasında bulduğum aşağıdaki mesaj da 2008 yılından kalma.

Mesajı gönderen, önceki dönemde MBA’de CRM dersimi almış ve yeni mezun olmuş bir genç yönetici. Yakın arkadaşı, İstanbul’un prestijli AVM’lerinden birinde mağaza açmış. Türkiye’de spor ürünleri satışı yapan markasını oluşturuyor. Onun arkadaşı, benim yeni mezun MBA öğrencim de ona yardımcı olmaya çalışıyor. Markanın Pazarlama Müdürü olarak görev yapıyor. Arkadaşının ilk açtığı mağazada çalışırken karşılaştığı bir olayı paylaşmış.

Ben kasada iken bir müşteri geldi; anladığım kadarıyla bu problemi çözmek için ilk gelişi de değildi. Adidas ayakkabısında problem çıkmış, birbuçuk ay önce bize vermiş  ve biz değerlendirmeye almışız. Adidas bize 40 gündür bu konuda bir yanıt vermemiş; adam defalarca bizi aradığı halde bir sonuç bildirememişiz. Sonunda ayakkabısını iade almayı dün kabul etmişiz.  Ve o model olmadığı için başka bir model seçebileceğini söylemişiz.

Adam zaten bütün bu bekleme sürecinden – çok da haklı olarak – sıkılmış, sinirli, “mevsimi geçti ayakkabımı giyemedim” diyor. Başka bir model bakıyor, beğenemiyor. “Ben başka model almak zorunda mıyım, ya paramı iade edin ya da bana bu ayakkabının aynı modelinden bulun” diyor. “Para iadesi yapılamayacağını, ya başka mağazadan aynı modeli araştıralım varsa gönderelim, ya da başka model beğenin” diyoruz. Adam daha da sinirleniyor, “bir gün daha beklemeye tahammülü olmadığını” söylüyor.

Sonunda para iadesi yapılması kabul oluyor, bu sefer de “para iadesi yapılabilmesi için adama slipini göstermesi gerektiğini” söylüyoruz, adam daha da köpürüyor: “ben faturamı getirdim, slipi saklamak zorunda mıyım?” diyor. Neyse, adamı yarım saat 40 dakika kasanın başında, hiç gönlünü de almadan beklettikten sonra bir şekilde parasını iade etmeyi başarıyoruz, ve MAĞAZALARIMIZ’a bir daha adımını atmak istemeyecek bir müşteri olarak oradan gönderiyoruz. Ve bence sadece adamı değil, adamın etrafındakileri de kaybetmiş oluyoruz…

Şimdi bununla ilgili satıştan, kasiyere, ürün sorumlusuna ve bana kadar hepimiz haklı gerekçelerimizi sıralarız: “böyle oldu o yüzden böyle yaptık“, “hem kanunen de biz haklıyız“, “adam beklemek zorunda“, “zaten Nike’ta YKM’de falan da farklı davranılmıyor” diyebiliriz.. Herkes haklıdır. Ama sonuç kaybedilmiş bir müşteridir (ve hatta 10, 20 müşteri). Ve bu şirketin yapabileceği en ölümcül hata bir müşteriyi kaybetmektir. Özellikle de Türkiye’de daha yeni ismini oturtmaya çalışan bir perakendeci olarak.

Mesajın bundan sonrası bana… Yardım talebinde bulunmuş.

Sizden ricam bu konuyu çözelim, süreçlerini gözden geçirelim, Adidas’la olan ilişki, merkezle irtibat kopukluğu, kasiyerlerin, satıştakilerin o anda müşteriyi memnun edecek yetkiye sahip olması, adamın sorununu orada çözemiyorsak bile en azından yumuşatmayı gerçekleştirebilecek ‘satışçı’ becerisi gibi…

Mesajın 2008‘de yazıldığını hatırlatmak isterim. Yukarıda MAĞAZALARIMIZ yerine spor mağazalarının markası vardı, mesajda sadece onu değiştirdim.

Yazıyı hazırlarken internetten baktım. 15 mağazaları var. Demek ki hatalarından ders alan bir marka olmuş. Büyümüş.

😉

Bugünlerde müşteri deneyimi en popüler konulardan biri. Bazıları CRM değil CXM (“müşteri ilişkisi yönetimi” değil, “müşteri deneyimi yönetimi”) diyor. Ben zaten CRM eğitiminin ilk yıllarından beri “önemli olan müşteri deneyimidir” diyorum. Veri, bu deneyimi mükemmelleştirmek için bir araçtır.  Üstelik çok tarafsız, çok anlamlı ve çok güçlü bir araç.

Aradaki fark şu: Birileri araçları (veri, veri ambarı ve CRM) amaç zannediyordu. Yazılım ve donanımın amacı veri toplamak değil, onu müşteriye daha iyi hizmet sunarak kurumun devamlılığını arttırmak. Dolayısıyla size CRM değil CXM diyorlarsa, CRM’i hiç anlamamışlardır.

🙂

 

 

1 Eylül 2022 Perşembe

Bahçıvanlık Çabalarım

Covid-19 yaygınlaşmaya başladığında, çeşitli yasaklar ve önlemler başlamadan önce İstanbul’a 2 saat mesafede bir köye göçtüğümüzden 12 Şubat 2022’de Sürdürülebilirlik Çabaları yazısında bahsetmiştim. O yazıda kompost gübre yapmaya çalıştığımı da anlatmıştım. Altı buçuk ay önceki yazıdaki (2021 sonbaharında çektiğim) resmi tekrar ekleyerek mevcut durumu anlatmak istiyorum.

 

Resimde

1 – Dal kırpıntısı, sebze-meyve artığı, biraz toprak ile oluşturduğum ve kompost gübreden sonra torf – bahçe toprağı kıvamındaki toprak. Renginin karaya döndüğünü ve içinde pembe solucanların cirit attığını, yazıda belirtmiştim.

2 – Dal öğütme makinesinin parçalamadığı incelikteki dallar ve saman yığınları. Bahçedeki yeşilliği, çiftlik sahibi komşularımız biçip kendi hayvanlarına veriyorlar. Bazen, beklenmedik bir zamanda yağmur yağıyor. Samanlar hemen çürüyor ve hayvanlar yemiyor. O zaman, bu (2) yığına ekliyorum. Sonuçta bu yığın da gübreye dönüşecek.

3 – Bu sene sonuna doğru öğütmeyi düşündüğüm dallar.

4 – Yaz aylarında öğüttüğüm dallar. Yaz boyunca tüm organik atıkları içine kattım. Biraz da toprak ekledim. Onlar da (umarım) önümüzdeki sene 1 gibi olur.

5 ve 6 – Yükseltilmiş bahçeler

Yukarıdaki 1 – 2 – 3 – 4’ün son durumu aşağıda…

🙂

Her ihtimale karşı tekrar hatırlatayım:

Dikkat: Burada yazılanlar kesinlikle bir önerme veya örnek gösterme değildir. “Şehirden gelip bağdakine akıl öğreten” biri değilim. Naçizane, bireysel çabalarımı aktarıyorum.

😉

23 Ağustos 2022 tarihinde durum şöyleydi.

Önde görülen (yarı yıkılmış) bölüm, yukarıda 1 ile belirttiğim bahçe toprağı. Gerçekten çok verimliydi. Yaz başında 8-10 el arabası dolusu toprak aldım oradan. Kenarının yıkılma nedeni de oradan toprak çekmem. O toprağı başka yere alıp domates ve biber fideleri ektik. (Ayrıntısı aşağıda… Özeti: tohumdan üretme işinde başarılı olamadım ama fidelerden çok iyi verim aldım.)

Bu arada, evde bürokrasi yıllarından kalma 😉 bir kağıt öğütme makinesi vardı. Hani önemli evrakları un ufak eden makinelerden. Hemen araştırdım. Bir kat toprak, bir kat öğütülmüş kağıt kırpıntısı koyulduğu zaman, birkaç ay içinde tümden toprağa dönüşeceği söyleniyordu. Elbette, pembe solucanların rahatça gelebilmesi için, bu düzenek toprakla temas etmeliydi. Şubat ayında tomar tomar kağıdı öğütüp dal kırpıntısı ile oluşturduğum yığına kattım. Haklıymışlar. Muhtemelen Mart ayındaki yoğun kar sayesinde, yaz geldiğinde toprağı karıştırdım, kağıt izine rastlamadım. Toprağa dönüşmüştü. Umarım pembe solucanlar mide fesadı geçirmemişlerdir. 😛

Kompost gübre veya torf yapmaya kalkışırsanız, içine çekirdek kaçmaması için dikkat etmek gerekiyor. Maalesef, kontrolüm dışında, karpuz ve kavun çekirdekleri karışmış. Toplamda 7-8 tane kavun ve karpuz olmuş.  Bazılarını resimledim. Yiyebildiklerimizin tadı güzeldi. Bazıları yeterince büyümeden çürüdü 🙁 .

Gelecek sene, içine çekirdek kaçırılmaması için daha dikkatli olacağım. “Neden?” diye sorarsanız, toprak üretmek için hazırladığım havuzdan kavun ve karpuzları toplayana kadar toprak çekemedim. Ayrıca işi bu kadar şansa bırakmak da istemem. Madem o iklimde kavun-karpuz yetişiyor, bahçede başka bir yerde daha planlı bir şekilde karpuz ve kavun yetiştirmeyi deneyeceğim.

Sadece kavuz-karpuz da değil. Rüzgarla gelen yabani bitkiler de birbuçuk ay içinde üç karış boy atmışlar, neredeyse ağaca dönüşmüşler. Gelecek sefer, yaz mevsiminde uzun süre gitmeden önce üstünü örtmeye karar verdim.

Oradan toprak çekmek de yetmiyor. Çok fazla organik madde (sebze-meyve atığı, dal kırpıntısı, yaprak, vb...) olduğu için, çok fazla böcek oluyor içinde. Hem eledikten sonra biraz güneşte kurutmak, hem de başka topraktan eklemek gerekiyor.

4 el arabası dolusu toprağı kurutmaya serdiğim sırada yağmura yakalandım. Hoş olmuyor 🙁

🙂

Gelelim ilk resimde 2 ile belirttiğim “makinenin öğütemediği incelikteki dallar, samanlar, vb…” yığınına. İkinci resimde gördüğünüz gibi, 3 metreye ulaşan yükseklikte bir yığın oldu. (Arkasında, kırmızı çatısıyla yeni yaptırdığım odunluk görülüyor.)

Bu ince dal ve saman yığınını 60-70 santimetre yüksekliği olacak şekilde yayarak toprağa gömebilseydim, şimdiye çoktan verimli toprağa dönüşmüş olurdu. Bu haliyle, sadece ortasında bir bölüm işe yarar hâle gelmiştir ama, sürekli üzerine eklediğimden… kim bilir ne zaman kullanırım. Çiftçi komşularım “içinde yılanlar yuva yapmıştır” dediler, aldırmadım. Belki yeni yapacağım yükseltilmiş bahçelerde, toprak dökmeden önce altına bu çalı-çırpıyı yerleştiririm. Böylece “hem o devasa yığından kurtulurum, hem de alttan alta verimli toprak oluşur” diye düşünüyorum. (Hayaller…)

🙂

En yukarıdaki resimde 3 ve 4 ile işaretlediğim yığınların 23 Ağustos’taki durumu şöyle:

Sağda (3) dal yığını ve solda (4) dal kırpıntısı. Yazın bir miktar dal öğüttük ama kışa girmeden sağdaki yığını da öğütmek istiyorum. Soldaki birikintinin içine kağıt kırpıntısı da katıyorum.

20+ yıldan beri CRM ve müşteri deneyimi konusunda birçok araştırma, makale, belge, vb… biriktirmişim. Bizzat yürüttüğüm projelerin dosyalar dolusu belgeleri de var. O dönemler, internet bu kadar etkin olmadığı için çoğunlukla kağıda basılı olarak saklamışım. Bugünlerde onları elden geçiriyorum. Bazıları artık işime yaramaz olduğu için geri dönüşüme ayırıyorum.

Arkaları boş ise, müsvedde kağıdı olarak saklıyorum. İki tarafı da yazılı ise, kağıt öğütücüsüne… oradan da toprağa ulaşacak. Eğer üzeri ince naylon kaplıysa… doğrudan çöp tenekesine gidecek. Bu durumda olanları nasıl geri kazanacağımı bilmiyorum.

Bazı dosyalar… projelerde o kadar detaylı belge biriktirmişim ki… Benim için artık gerekli değil ama CRM projesinde yer alacak genç arkadaşlara yararlı olabilir. Onları son dönemde CRM dersimi almış bir arkadaşa teklif ettim.

Kışa girmeden önce, mevcut torf (ilk resimdeki 1’inci havuz) toprağını eleyip bahara saklayacağımı söylemiştim. Elek üstünde kalanları da bu dal kırpıntısına ekleyeceğim. Çürüyüp toprak olmaya orada devam etsinler.

🙂

Gelelim “ürettiğim toprak” ile yaptığım tarımın sonuçlarına… Kavun-karpuzdan yukarıda bahsettim. Bir de domates ve biber fidesi ektiğimizi söylemiştim.

Aslında domatesleri ben ektim, biberleri eşim.

Uyarılarıma rağmen biberleri çok sık aralıklı ekmişti. Boyları bir karışa ulaşınca, her bir bitkiye ayrı dayanak yapmak yerine resimde gördüğünüz gibi destek yaptım. Dal kırpıntılarının bir kısmını biberlerin altındaki toprağın üstüne malç olarak serdim. Zaten biber ve domates fidelerini ekmeden önce, kendi ürettiğimiz toprağı bu dar bahçeye doldurmuştuk. Soldaki resim 13 Haziran‘da sağdaki resim 23 Ağustos‘ta çekildi. Resimde pek belli olmuyor, Ağustos’ta biberler toplanır duruma gelmişti ve kahvaltılarımızda bolca yedik.

Yine de, önümüzdeki sene biberleri daha seyrek dikme kararındayım.

Domatese gelince…

Haziran ortasında İstanbul’a gelirken ne var ne yoksa toplamıştık. Kırmızı domates azdı. Yeşil domatesleri turşu yaptık. Ağustos başında geri döndüğümüzde dalları basmış şekilde bulduk. Yaklaşık 20 gün boyunca, kahvaltı ve yemeklerimizde kendi ürünlerimizi yedik.

Domates için saatlerce video seyrettim. Nasıl ekilir, alt yapraklar ne zaman budanır, diğer yapraklar ne zaman budanır, toprağı ne zaman yükseltilir, vb… Dünyada 360, Türkiye’de 40+ çeşit domates olduğunu öğrenene kadar zaman geçti. Kimi diyor ki “domates az su ister“, başkası “ne kadar sularsan o kadar domates alırsın” diye iddia ediyor. Açıkçası, öğrenmek vakit aldı. Yukarıda resmi görülen dışında bir domates eksem başarılı olur muyum? Hiç emin değilim.

24 Ağustos‘ta İstanbul’a gelirken yine bütün domatesleri topladık. Tüm topladıklarımızı saymaya çalıştım. (Görmemişin domatesi olmuş…) Sanırım 4 fideden 80 civarında domates aldık.

Naneler de hemen önde… Geçen sene dere otu ve maydanoz da verim almıştık ama bu sene sadece nane toplayabildik. Sanırım tohumdan üretme konusunda oldukça başarısızım.

🙁

Köyümüze, en iyi ihtimalle 22 – 23 Eylül gibi gidebileceğiz. Uzun kalabilirsek dal öğüteceğim, hava kötü olmazsa kavun-karpuz yetişen kısımdan toprak eleyip gelecek bahar için hazır tutacağım. Kafamda bir yapılacak işler listesi var.

Hayırlısı…

😉