"bilişim" etiketli yazılar:

07 Nisan 2015 Salı

Dijital Düşünce’ye Giriş

Kamu-Banka-KOBİ yazısına gelen bir yorumu paylaşmak istiyorum.

Değerli arkadaşım Canan Onat yazmış:

Yıllar önce çalıştığım bir firmada müşterilerimize elektronik çözümler satıyor, her fırsatta iş akışı programları, kağıtsız ofis çözümleri anlatıyorduk. İşe aldığım yeni personele ortak sunucuda bir alan açılması için Bilgi İşlem’e Intranet üzerinden bir kayıt açtım. Bana telefonla geri dönüp bu iş için bir form doldurmamı ve ıslak imzamın gerektiğini söylediler…

😉

Neresinden tutsan elinde kalıyor.

  • Şirket “kağıtsız ortam” satıyor.
  • Şirketin teknoloji departmanı firmalara bu konuda yardımcı oluyor.
  • Aynı teknoloji departmanı “ıslak imza” istiyor.

Islak-imza

Hep söylüyorum. Önce teknoloji departmanları dijital çağa uyum sağlamalı. Yoksa…

Az gittik, uz gittik. Bir de dönüp arkamıza baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz.

 

20 Nisan 2014 Pazar

Ben demiştim

Marketing Türkiye’nin 15 Mart 2014 tarihli sayısında Ali Saydam’ın yazısı dikkatimi çekti.

PR konusunda bazı söyledikleri ve yazdıkları için “ahkam kesiyor”, “sektöre ayar veriyor” gibi suçlamalarla karşılaşmış.

Değişim hep iki şekilde hayata geçer bizim sektörde: Ya ABD ya da İngiltere’den birileri çıkar, olması gerekeni söyler, kitabını falan yazar; ya da müşteri uyarır ve bastırır…” demiş. Cümle aslında şöyle devam ediyor: “bize has “haddini bilmezlik”, her zaman “Ayar vermek sana mı kaldı?” türünden kompleks kumkuması “teflonluklarla” karşılaşmak zorunda kalmıştır.

😛

Kendimi Sn. Ali Saydam ile kıyaslayacak kadar “haddimi bilmez” değilim ama… Tıpatıp aynı cümlelerle defalarca karşılaştığım için, birkaç satır yazma gereğini duydum.

Benzer suçlamalarla birkaç kez karşılaştım. 2006 – 2009 yıllarında “Sosyal mecraları pazarlamacılara bırakmayacağız” diyen teknik kökenli insanların hemen hepsinin bugünlerde pazarlama konularında faaliyet gösterdiğini söylesem…

Karşılaştığım zaman yüzlerine vurmuyorum. Bu yazıyı okuduklarında o zaman yazdıklarını bir düşünüyorlarsa, bana ne mutlu.

😉

Yine o yıllarda, ölçülebilirlik konusunu sıkça gündeme getirdiğimde benzer tartışmalar yaşandı. Bazı dijital (?) ajanslarımız “Sosyal mecralarda ölçülebilirlik sadece layk, fan sayısı gibi engeyçmınt ile ölçülür. Satışa veya kara etkisi ölçülemez” görüşünün yılmaz savunucularıydı. Ben bunun cehaletten veya tembellikten kaynaklandığını savunuyordum. [1] , [2] , [3] , [4] , [5]

Geçenlerde onlardan birinin ölçülebilirlik konusunda demeçlerini gördüm bir dergide. Ya anlamıştı, ya da okuduklarından öğrenmişti. (ABD veya İngiltere etkisi…)

😀

Üçüncü örneği özellikle sona sakladım.

Bloglarda Pazarlama dizisini [a] , [b] , [c] , [d] , [e] yazma nedenim, Friendfeed’deki bir tartışmaydı. “Şöyle yapılırsa hem blogger, hem marka, hem de tüketiciler için değer üretilir” diye yazmıştım. Sıkı bir saldırıyla karşılaştım.

Bağımsız blog evrenine ayar vermek” suçlaması mı istersiniz; “Bu evreni kapitalizme peşkeş çekmek” mi…  Seçin beğenin.

Değer üretmek” deyince aklına “para” gelenlerin Y neslinden olması üzücü. Bilişim döneminde “değer ≠ para” olduğunu bilmeyen; bilişimin ana kavramlarından habersiz olup internet kullandığı için kendisini bilişim döneminde zanneden kişilere üzülmemek elde değil.

Değer yazılarını da [€] , [$] onlar için yazmıştım.

😛

Ali Saydam, yazısının başlığında “Haklı çıkmaktan bıkmadım” demiş. Ben de (defalarca [a] , [b] söylediğim gibi) “Ben demiştim” demeyi çok severim.

😉

  • Not: Bu yazıyı 1 ay önce yazmıştım. Yayınlamayı unutmuşum.

😛

 

08 Şubat 2014 Cumartesi

Seçim yapmak

30 seneyi geçti. Okulda aynı sınıftaydık. Aralarında bir şey yoktu. Evlendiklerini duyduk. “Nasıl oldu?” diye sorulduğunda kız “beni seçti” diye gururlanıyordu. Önemli olanın seçilmek değil seçmek olduğunu anlattım. Artık seçildiğini söylemiyor.

Bunun istisnaları da var. “Hiçbir koltuğa talip değilim. Ama benden görev bekleniyorsa kaçamam” diyen de, genç kızımız gibi “beni siz seçtiniz” diyecek. Aslında, “başınıza geleceklere razı olun” demek istiyor.

secim
Bir de bahane uydurmayı seçim yapmak sananlar var. “Okulu bırakacağım” diyor. Nedeni sorulduğunda Steve Jobs’u, Bill Gates’i anlatıyor. “Onların gerekçesini sormuyorum, seninkini merak ettim” dediğimde yanıt alamıyorum. Anlıyorum ki, seçim (tercih) gerekçesi tembellik; ama bahanesi Jobs ve Gates. Anlatmaya çalışıyorum, tembellik bir seçim gerekçesi olamaz.

“Okula gerek yok, herşey internet’te var” diyor bazıları.  Internet’te her şeyin olduğunda aynı fikirdeyiz. Az sayıda bilgi varken, ulaşmak için okullar ortaya çıkmıştı. Çok bilgiden doğru olanı bulmanın daha zor olduğunu söylüyorlar. Yine aynı fikirdeyiz.

“Kolay olanı yapmak için 15 yıl okumak gerekliydi. Zor olanı okullar olmadan nasıl öğreneceğiz?” diye soruyorum. Yanıt, kem de küm…

İşte burası çok önemli. Yazılımlar hayatımızı kolaylaştırıyor. Daha da kolaylaştıracak. Bir sonra hangi kitabı okursak bilgimizin daha derinleşeceğini söylemeye başladılar. Yüzde 80 – 90 oranında doğru önerilerde bulunuyorlar. Güvenimizi kazandılar zaten. Birçok kitap okuyup yanılmayı göze alamıyoruz. Bize önerilen kitapları tercih ediyoruz. Aslında bizim yerimize seçim yapılıyor.

 

Önermeler, artık kitaplarla sınırlı değil. Bizim ve sevgilimizin sosyal mecralardaki kimlik bilgileri, beğendiklerimiz, beğenmediklerimiz, fanı olduğumuz sanatçılar, gitmek istediğimiz tatil beldelerine kadar her şeyi incelemeye alıyorlar. “Doğum gününde şunu alırsan, sevgilin havalara uçar” demeye başladılar. Biz sosyal mecralarda kendimize ait ne kadar çok bilgi paylaşırsak, isabet oranı o kadar artacak. Yine yüzde 90’ın üstünde tutarlılıkta doğru sonuç almaya başlayacaklar. Hediye seçerken de yazılımlara güveneceğiz. Aslında bizim yerimize onlar seçecek.

Ödevlerde wikipedia’dan referans veriliyor. İlgili kitap veya makaleyi okumaya gerek duymuyoruz. Orada yazılanların doğruluğuna güveniyoruz. Wikipedia’dan referansları kabul etmeyen öğretim üyelerini sosyal mecralarda ağır eleştiriyoruz.

Hiçbir şey gizli kalmıyor. Her dakika bir sızıntı oluyor. Kimi zaman kasetler, bazen İsviçre’deki hesaplar, alınan komisyonlar, atılan imzalar internet’e düşüveriyor. Hemen eşimizle, dostumuzla paylaşıyoruz. Kartopu etkisine faydamız dokunuyor. Sağır sultan bile duyuyor.

Bazen şüphe uyandıran cümleler de duyuyoruz. Wikipedia’da bazı ülkelerin tarihi ve bazı politikacılar hakkında pek az olumsuz madde olduğu kulağımıza çalınıyor. Wikileaks’de bir grubun diğerini bertaraf etmek için sızdırdığı söyleniyor. Önemli değil. Zaten onbinlerce sayfayı kim okuyacak. Biz okuyanlara güveniyoruz. Onlar bize anlatacak.

Gelen mesajları hemen herkese dağıtıyoruz. İçecek firmalarının hammadde içine ölü böcekleri kattığı, yoğurt firmasının ülkemizdeki çocuklara zarar vermek için kimyasal malzeme kullandığını okuyunca herkesle paylaşıyoruz. Bunların yalan olduğunu, nice zaman sonra farkediyoruz.

Aslında başkaları tarafından yapılmış seçimleri kendi tercihimiz zannediyoruz. Okumadığımız, araştırmadığımız, gerçeği sorgulamadığımız için…

Adamın özgeçmişinin ekran görüntüsü bize gönderiliyor. Bilmediği bir konuda ataması yapıldığı da yazılı. Öfke duyuyoruz. Tüm dostlarımıza iletiyoruz.  Araştırsak gerçeğin farklı olduğunu öğreneceğiz. Özgeçmiş ekran görüntüsünün özellikle yarım olduğunu, altında uzmanlığı konusunda açıklamalar bulunduğunu bilmiyoruz.

Neymiş, “internet’te herşey var”mış. Biz gerçeğin peşinde koşmayınca, gerçekten çok yalanın internet’te gezindiğini anlamayınca, “internet’te her şeyin olması”nın kime yararı var.

İnternet, gerçeğin duyulmasını sağladığı kadar, saptırmanın da inandırıcı olmasını ve yayılmasını sağlıyor. Bu noktada seçim yapmamız gerekiyor. Gerçeği aramayı mı seçeceğiz, yoksa duyduklarımıza inanmayı mı? Bize sunulanların doğruluğunu kontrol etmek için başka kanalları da kullanacak mıyız? Olası zaman kaybını göze alıp, önerilen kitap yerine başka bir tane okuyacak mıyız?

Endişem odur ki, biz gerçekleri anlamak için ısrarcı olmazsak… Gelecekte bizi yönetenleri Facebook, Google, Amazon seçecek. Bizim için en iyisinin onlar olduğuna inanacağız. Kendi seçimimiz sanarak.

İlk olarak Haziran 2011’de Gennaration‘da yayınlandı

Kapak resmi şuradan alıntı