"Edward de Bono" etiketli yazılar:

24 Ekim 2008 Cuma

Uzun ve sıkıcı öğütler…

Dün akşam oğlum yanıma geldi. “Başarıya giden yol ile kavga edilmez” diye biten yazı hakkında soruları vardı.

Sonra, “ben bunu yazayım en iyisi” dedi, “konuşurken anlatması daha zor”. Ben de yorumlarda okudum. Buraya aynen alıyorum.

* * * *

Peki baba, ya başarı için izlediği yol, kişi için uygun değilse? Biraz entel cümlesi gibi duracak ama ‘modern toplum insanı genelde bir ideolojisi olan ve bu yolda ‘hedefini şaşmadan’ ilerleyen insandı.’ Oysa şu anki nesil (post-modern diyelim) bu kalıplardan dışarı çıkmak için ‘sürekli bir sorgulama’ içinde. Belki budur bizi kavgacı kılan…

Onlarca insan belki de yanlış başarı yolundalar. Demek istiyorum ki, insanlar BAŞARI tanımını belirlemeden yola koyuluyorlar, elbette kavgayı hüznü çekiyorlar kendilerine…

Sonuç olarak, Sorgulamak = yeni insan yazınla birleştirirsem bu yazıyı: “Başarıya giden yolu sorgula, doğru yolu seç sonra ilerle. Zaten o zaman kavga etmezsin yolla.”

* * * *

Yorumu okuyunca gururlandım. Her baba gibi “çocuğun tüm iyi huylarının bana çektiğini” düşündüm 🙂

Bu sorunun yanıtı, çeşitli zamanlardaki bir çok yazımın bir araya gelmesi ile oluşuyor. Bu yüzden yorumlarda yanıtlamadım da, ayrı yazı haline getirmeye karar verdim. Şimdiden söyleyeyim. Uzun ve sıkıcı…

Şu cümle ile başlayalım: “bir ideolojisi olan ve bu yolda ‘hedefini şaşmadan’ ilerleyen”… En önemli nokta burası. Öncelikle ideoloji ile felsefeyi ayırmak gerek. İdeoloji “körü körüne” inanmaktır. Oysa felsefe sorgulamayı gerektiriyor. Dolayısıyla, ideolojinin peşinden “hedefinden şaşmadan” ilerlemek – benim deyimim ile – başarıya götürmez. Sorgulamayı daha kutsal saymışımdır.

Sorgularken, gerçeklerden kaçmamak, çevresel koşulları, olanakları, kişisel özellikleri düşünmek gerekir. Hedef ile kişisel becerilerin ve kişilik özelliklerinin uyumu önemlidir. 25 yaşına kadar eline basketbol topu değmemiş 1.75 boyunda bir adamın, “ben NBA’de oynayacağım” demesi, hedef koymak değil hayal görmektir. Milyonda bir istisnalar, sohbetin ve öğütlerin dışında…

Edward de Bono’nun Zeka Tuzağı isimli yazısından bahsetmiştim. Sorgulamayı, kendimizi kandırmak şeklinde değil, gerçeklerle yüzleşmek ve doğru değerlendirmek şeklinde almalıyız.

Bu nedenle, yorumdaki “şu anki nesil bu kalıplardan dışarı çıkmak için ‘sürekli bir sorgulama’ içinde. Belki budur bizi kavgacı kılan…” sözlerine katılmıyorum. Sürekli sorgulama insanı huzursuz eder. Burası doğru. Ama sorgulama gerçekler ile ilişkilidir. Gerçeklerden koptuğu zaman, zaten sorgulama da bitiyor. Edward de Bono bunu vurguluyor.

Elbette biraz kavga edeceksin, kendinle ve çevrenle… O yaşlarda değişken, karasız olmak olağan… Boş yere “delikanlı çağları” dememişler… 🙂

Yol ile kavga ediyorsun, ama nedeni sorgulama değil… Hedefini bulamama… Sorgulamaya devam edersin. Bu süreçte, “hedef” de oluşmaya başlar… Kendiliğinden…

Dost Can Deniz’den alıntı yaparak demiştik ki “Elini uzattığında dokunabilecek gibi beyninde somutlaştırdığın hayaline vizyon diyebilirsin”. İşte önemli nokta burası… Bu noktaya gelindiğinde, o kendinle yaptığın kavga bitiyor. (Başka kavgalar başlayabilir, maalesef.)

“Başarıya giden yolu sorgula, doğru yolu seç” demiş ya… İşte bu yüzden yol ile “kavga” ediyorsunuz. Yolu değil, hedefi aramalısın. Yani, tanımlanması gereken “başarı” değildir. “Hedef” tanımlanmalıdır. Başarı, zaten hedefe ulaşmaktır. Yol ise bir araç… Seni oraya götürmek için. Seni… Bu yüzden başarıya giden yol ile kavga edilmez diyorum.

Bu arada sakın ha, ahlaktan yan çizmek yok. Başkası “başarılı” bulsa bile, ne ahlaki olmayan bir hedefe ulaşmayı, ne de hedefe ahlaki olmayan yolla ulaşmayı “başarı” olarak nitelemiyorum.

.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

TüketiciyMİŞ GİBİ yapmak

Yıllar önce, Edward de Bono’nun “zeka tuzağı” (The intelligence trap ) adlı bir makalesini okumuştum. Şizofreni ve psikopasi gibi hastalıkların sadece zeki insanlara mahsus olduğunu belirtiyor, bu özellikten yola çıkarak da zeki insanların feed-back almakta zafiyet gösterdiğini anlatıyordu. (Türkçe tam metninin linkini bulamadım. Mutlaka okunmalı)

Bence bazı hastalıklar da pazarlamada belli bir tecrübesi olanlara mahsus. Bunlardan biri de “tüketiciyMİŞ GİBİ yapmak”.

Son zamanlarda bir çok pazarlama blogunda, Turkcell’in Recep İvedik’li reklamı eleştirildi. Bu blogların bazılarına görüşlerimi yazdım. Aşağıda, okuyacaklarınızı daha önceden görmüş olabilirsiniz. Şimdiden özür diliyorum.

Önce, tarihten bir yaprak. Dışbank 2001 yılında “İdeal” kartı çıkartırken reklamlarda Orhan Gencebay oynadı. Bir grup insan, kredi kartının statü sembolu olduğunu ve “arabeskci” Orhan Gencebay seçiminin yanlış olduğunu savundu. Bankanın bazı üst düzey yöneticileri bile “Dışbank’a yakıştı mı şimdi bu?” dediler; “Arkadaşlarımın yüzüne bakamıyorum. Ne kadar kötü bir seçim” dediler; dediler, dediler…

Kartın adı “ideal” idi. Dolayısıyla “ideallerine ulaşmış, ismi olumsuz sıfatlarla birlikte anılmayan, bu topraklarda büyümüş ve bu topraklarda kalmaya devam eden (bu nedenle bazı sporcular listeye giremiyor), üstelik halkın sevgilisi olan isimleri sıralayın” dedik. Başka isim bulamayanlar bile, yapılan seçimi beğenmediğini dile getirdi.

Gerçekler oldukca farklıydı. Reklamlar TV’de yayımlanmaya başladığının ertesi günü, şubelere gelip kredi kartı başvurusu yapanların sayısı 3 katına çıktı. Reklamlar devam ettiği sürece bu şekilde gitti. Reklam bitince yarıya düştü. Bir süre sonra ikinci film devreye sokuldu. Bir daha 3 katına çıktı. Konumlandırma kararı ve öykünün başka yönlerini yazmıştım.

Bugünlerde Recep İvedik’li Turkcell filmini eleştirenleri okuduğumda, o günleri hatırlıyorum. Recep İvedik kime sesleniyor. Kuruşun hesabını yapanlara. Birkaç kuruş için GSM hattını değiştirenlere… Bu kitle Recep İvedik’i kendilerine yakın buluyorlar mı? Evet.

Kendini o kişiler ile ilişkiden arındırmaya çalışarak yaşayanların (kınamıyorum – durum saptıyorum), “filmine bile gitmedim” diye övünenlerin, hayatında bir kez bile “hangi tarife daha ucuzmuş, benim için hangi tarife daha verimli” diye bakmayanların hedef kitledeki tüketiciyMİŞ GİBİ eleştirmelerini yadırgamıyorum. Ne de olsa, otuz küsür yıldır iş hayatındayım.

Bazı gazete yazarları da aynı yanlışı tekrarladı. Sonra, gerçekler duvarına çarpmadan hemen önce sert bir U dönüşü…

Ne var ki bloglara yazı ve yorum yazmak da dahil olmak üzere pazarlama için emek ve zaman harcayan kişilerin, kendilerini başka bir hedef kitle gibi konumlandırmaları ve “marka algısı” gibi profesyonel kavramlar ile süsledikleri eleştirilerini de aynı bakış ile yapmalarını yadırgıyorum.

Meslek (öğreti) zarar gördüğü için…