"karar verme" etiketli yazılar:

05 Eylül 2012 Çarşamba

Olgular ve Duygular

Bir tecrübe yaşandığı zaman 2 etmen vardır.

  • Olgular, gerçekler
  • Kişisel duygular, düşünceler, yorumlar

Gerek başkasına anlatırken, gerekse karar verirken bu ikisini ayırmak gerekir. “Bana hakaret etti” değil de “Bana şunları söyledi” diye düşünmeye başlayınca, daha sağlıklı karar verilir.

😉

Genç arkadaşlarla sohbetlerimiz oluyor. Önemli kararlar gerektiren anlarda fikrimi sorarlarsa (onların yerine karar vermemek ama nasıl düşünülmesi gerektiğini anlatmak için) şunu söylüyorum:

Olguları ve duyguları ayır.
Olgular ışığında bir kez daha düşün.

 

  • Not: Çuvaldızı batırmadan önce, iğnemize bakalım. TEB ve Turkcell ile yaşadıklarım nedeniyle artık önyargılı olduğumu, birçok yazıda baştan söylüyorum. Okurları önyargı tuzağına düşürmemek ve olgularla duyguları ayırmak için.

😛

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Aşağıda standartlaşma

Size bir şirket evliliği öyküsü anlatayım.

Bir dönem Türkiye’ye oldukça fazla yabancı sermaye girdi. Kendi sektöründe Dünya çapında ilk 15’e giren Avrupa merkezli büyük bir şirket, Türkiye’de büyüme stratejisini başarılı buldukları A’yı bünyesine katmıştı.

B ise, aynı sektörde yine Avrupa merkezli orta ölçekli bir şirket tarafından %50’si satın alınmış bir firmaydı. B’nin pazar payı A’dan küçüktü. Zaten satın alınma değeri de A’nın çok altındaydı.

😛

A’yı satın alan şirketin Avrupa’daki yöneticilerinin yanlış kararları, 2008 krizinde büyük şirketi batırdı. Aynı dönemde, Lehman Brothers’ın ortadan kalktığını, General Motors’un iflasa yaklaştığını hatırlayalım.

Ana şirketin batması, Dünya’nın birçok yerindeki yavru şirketleri satma zorunluğu getirdi. Böylece A’yı B firması satın aldı. Hani “Almanlar savaşı kaybetti. Biz de mağlup sayıldık” klişesi var ya! Aynen öyle…

Buraya kadar olan kısmı, globalleşmenin doğal uzantısı. Şirketin sahibi her an değişebilir. Arkasında yabancı şirket olan küçük firma, ülkesinde daha büyük görüneni ele geçirebilir.

😉

Önemli olan sonrası…

A’nın teknolojisi B’den çok daha ilerideydi. Müşteri sayısı ve şube adeti daha fazlaydı. Süreçler çok daha müşteri odaklı yapılmıştı. Ne var ki artık patron olan B.

Doğru olanı, A’nın daha ileri olan teknolojisini ve süreçlerini daha geride olan B’ye uyarlamak, böylece B’yi en azından A’nın düzeyine getirmek değil mi? O kadar da kolay değil. Burada üst yönetimin basireti devreye giriyor.

Satın aldığın A’nın elemanlarına “Sizin alt yapınız daha iyi. Biz de onu kullanmaya karar verdik” demek zor. Projeler yapılacak, yeni katılanlara yetki verilecek. Böylece yıllardan beri çağın ne kadar gerisinde oldukları, altyapıyı doğru kurmadıkları, süreçleri yanlış veya eksik tasarladıkları, müşteri odaklılıktan ne kadar uzak oldukları, kendi elemanlarını kandırdıkları ortaya çıkacak.

Daha kolay olanı – ve B yönetiminin satınalmadan sonra daha da şişen EGO’sunu tatmin eden çözüm – ise eskiye dönmek. Yeni katılanlara sürekli hakaret ederek onların birçok işi yakın geçmişte çok daha kolay yaptıklarını söylemelerini engellemek; müşteri odaklı olmayan süreçlere dönmek; kendi teknoloji elemanlarını daha ileri kavramlara yönlendirmek yerine, yeni katılanları 10 sene önce bıraktıkları süreçlere zorlamak.

🙁

Müşteri olarak çektiğim eziyet, zaten B’nin üst yöneticilerinin umurunda değil. Onlar EGO’larını parlatıyor.

30+ yıllık iş hayatında gördüğüm şudur. Kendileri bir şey üretemeyenler, standartlaşmayı en aşağıda eşitlemek sanırlar.

🙁

Ve aklıma, 40 küsür sene önce okuduğum bir şiir geliyor.

Müjde,
Bakır kıçlı maymunlara müjde…
Aslan kafeste.
Başlasın şimdi hindistancevizi yağmurları…

😉

14 Şubat 2011 Pazartesi

Onayım olmadan asla

Patron “Benim onayım olmadan hiç kimse şirket dışı şahıslarla maddi alışverişte ve taahhütte bulunmayacaktır” diye talimat veriyor.

CEO (Osman A. Ataç hocam) bu talimatı hemen geri almasını patrona söylüyor. Ama patron ısrarlı… (Zaten patron olunca, sorgulamadan karar vermek adettir.)

🙂

Düzen değişiyor.

  • Postacı iadeli tahhütlü bir mektupla geliyor. Alındı imzası mı lazım. Patrona gönderiyorlar.
  • Ofise temizlik malzemesi alınacak. Onay için patrona yazıyorlar.
  • Müşteri görüşmeleri kesiliyor. Ne de olsa her müşteri konuşması akçeli konulara dayanır.

O yıllarda e-posta da yok. Herşey birkaç kopya olarak yazılıp patrona sunuluyor.  Ondan yazılı – imzalı onay gelene kadar kimse kılını kıpırdatmıyor. Bütün işler aksıyor.

Patron yine şikayetçi. “Ne oluyor bu şirkette” diye köpürüyor. Yayınladığı talimatın “ne anlama geldiğini” hatırlatıyorlar. Talimat geri alınıyor.

😉

İşte bir girişimci davranışı örneği daha… “Ankara’ya parasız gelmiştim, koskoca bir holding kurdum. En iyi ben bilirim” tarzı… Uyarıldığı zaman anlamamak, sınama – yanılma ile öğrenmek…

Bende çoook girişimci öyküsü var.

😀