"raporlama" etiketli yazılar:

01 Haziran 2011 Çarşamba

Çizimlerle iletişim

Yıllarca satış ekibi yönettim. Aşağıdaki resimler fotokopi ile en büyütüleceği kadar büyük şekilde arkamda asılıydı.

Ekiptekiler, sözleşmeyi imzalatmadan gelip de “nurlu ufuklar” muhabbeti yaptığında bu kağıdı gösterirdim.

😉

Zamanla Basri-Fatoş resimleri ile mesajlaşmayı ilerlettim. Geç gelen, masasında şunu bulurdu:


Üzerine bir de post-it yapıştırırdım.

Lütfen bu kağıdı bana teslim edin.
Elimde yeterli sayıda kopya kalmadı.

🙂

Ekipten sıkça raporlar da istiyordum. Onları çok sıkıştırdığım bir gün, kapsamlı bir raporu masamda buldum. Üzerinde şu resimler vardı.

Arkadaşlar sitemlerini böyle ilettiler.

😛

Aynı telden…

Bu yüzden o ekibi her zaman sevgi ve saygıyla anıyorum.

😉

12 Şubat 2011 Cumartesi

Piyon GMY

Dünkü yazının sonlarında, “o yolculuktan çok anı ile döndüm” demiştim. Onlardan birini anlatayım.

😀

Dün “Gitmeden önce görüşeceğim her firmanın bizdeki geçmişini, hesaplarını Muhasebe’den istedim”  diye yazdım. Seyahat listemde olmayan bir firmayı patron ısrarla ekletti. Bu çok sayıda gemi kiralayan bir İsviçre firmasıydı. Bize 10.000 dolar borçları vardı.

  • Gittiğim yerlerde önce şehrin haritasını çalışıp birbirine yakın müşterileri bulur, sonra da randevuları ona göre ayarlardım. Her konuşulanı yazmaya çaba sarfeder, iki firma ziyareti arasında bir yerde oturup, konuşmayı unutmadan notlarımı tamamlardım. Böylece bir günde 6 veya daha fazla görüşme yapabilirdim.

İsviçre firmasına gittim. Beni bir toplantı odasına aldılar. Ben otuz yaşındayım. Karşımda 40’ların epey üstünde iki kişi.

🙂

Sordular: “Daha yakınlarda üst kadrodan birçok kişinin ayrıldığını duyduk.” Ben 1 numaralı konuşmayı ezberden yapmaya başladım. “Şirketimiz Türkiye’de denizciliğin bir okulu gibidir. Daha önce de şu ve bu şirketler, tamamen bizden ayrılanlar tarafından kurulmuştu. Ama bizim büyümemiz yine de devam etti…

Firmamızın maddi durumunu da sordular. Ben de 2 numaralı repliği söylemeye başladım. “Dünya denizciliği krize girdiğinde 30 milyon dolar olan borçlarımız, şu anda 6 milyon dolar. Hem borçlarımızı ödüyoruz, hem de büyümeye devam…

Bize 40 bin dolar borcunuzu ne zaman vereceksiniz?” diye sordular.

Şaşırdım. Bendeki kayıtlara göre onların bize 10 bin dolar borcu vardı. Elimdeki kayıtları gösterdim.  “Atina’da yapılan Uluslararası Denizcilik Konferansı’nda var mıydınız?” dediler. “Evet” diye yanıtladım.

Orada firmanızın CEO’su ile şu sözleşmeyi imzaladık.” diye bazı belgeler gösterdiler.  Gerçekten CEO’nun imzası idi. Bizim firmamıza 10 bin dolar borçları vardı. Ama holdingdeki diğer şirketlerden 50 bin dolar alacaklıydılar. Sonuçta 40 bin dolar borcumuz kalıyordu.

Muhasebe kayıtlarının eksik verilmesi beni darmadağın etti. Ne söyleyeceğimi bilemedim.  Şaşırdım. Afalladım. Neyse ki karşımda oturanlar tecrübeli insanlardı. Beni teselli ettiler. “Genç profesyoneller bu tuzaklara düşebilir” dediler.

Ben yine kendime gelemedim.  “Gelin, en güzel Lozan gölü manzarası bizim terastan görülür” diye beni açık havaya çıkardılar. Hiç hatırlamıyorum ne gördüğümü. Dönüşte merdivenlerden inerken başım döndü, gözüm karardı. Düşmemek için trabzanı iki elle tutarak indim.

Özür dileyerek onlardan ayrıldım. Teselli cümleleri ile uğurladılar. Otele döndüm. Üzerimdekilerle uzandım. Saatlerce tavana baktım. Çoook sonra sakin düşünmeye başlayabildim.

🙁

İstanbul’a döndüğümde öğrendim patronun özellikle “sadece acente muhasebesi bilgisini verin” dediğini… Firmanın ne yapacağını merak etmiş, beni de piyon gibi göndermişti.

  • Not: Melih Cılga‘nın şuradaki yorumuna ne kadar uyduğunu farkettiniz mi? Sanki aynı girişimciyle çalışmış gibi…

30 yaşımdaydım. Güya Genel Müdür Yardımcısı (GMY) idim. Çalıştığım yer için en iyisini yapmaya çaba sarfediyordum.

😉

Birlikte çalıştığım tek girişimci o değildir. Bende çok örnek var.

😛

09 Nisan 2010 Cuma

Web iki buçuk

Kullanıcıların içerik ürettiği dönemi Web 2.0 diye adlandırmışlardı.

Giderek kullanıcının kendisi için anlamlı içeriğin gösterilmesini sağlamaya da Web 3.0 denildi. Web 3.0 döneminde ne olacağı üzerine akıl uçurtan nice sunumlar izledik.

Bu yazı ile (ki “Internet CRM’in kollarına koşuyor” isimli yazımın devamıdır) Web 2.0 ile 3.0 arasında ne olacağı konusunda iddialarımı,  kehanetlerimi sıralayacağım.

Zaten Sets Turan da bu ara dönem için endişelerini yazdı.

🙂

Müşteriye en anlamlı içeriği sunmadan (yani Web 3.0‘dan) önce onu tanımak gerek.

Kimdir bu müşteri? Evli midir? Çocuklu mudur? Çocukları kaç yaşındadır? Ne gibi hevesleri, beklentileri vardır?… Sorular bitmez… Tanımanın sonu yok.

  • Bu kavrama “müşteride derinleşme” diyorlar ama söylerken bana bile komik geliyor.  Aklım fesat galiba…

Satın alınanları incelemek kolay. “Bunu alan şunu da aldı” zaten yapılıyor. Ancak hepimiz biliyoruz ki, satın aldıklarımız cüzdanımız ile sınırlı. Aslında  heveslerimiz, tercihlerimiz, özlemlerimiz, çevremiz, vb… bilinmeden bizi gerçekten tanımak imkansız. (Tümden de dışlamayayım. Biraz fikir sahibi olunur… Ama hepsi o kadar…)

Baktığımız, daha fazla zaman ayırdığımız sayfalar – satın aldıklarımıza oranla – bizi daha iyi anlatıyor.

😛

Müşteriyi daha iyi tanımak için hangi sayfaya bakacağını bekleyecek miyiz? Elbette HAYIR.

Merak ettiğimiz sorunun yanıtını hemen öğrenmek için içerik geliştireceğiz.

Hamile misiniz?” diye sormayacağız. “Hamile modasındaki yenilikler” yazısını koyacağız. İçinde “hangi aya kadar ne giyilebilir” diye ekleyerek, “kaç aylık hamile” olunduğunu da öğrenmeye çalışacağız.

Başka çocuğunuz var mı?” diye sormak yerine de “Kardeşini kıskanıyor mu?” konulu bir yazı çıkacağız. Arada çocukların yaşlarını da bilmeyi amaçlayacağız.

Çocukların cinsiyetleri ayrı mı?” sorusunu sormayıp “Odalarını ayırma zamanı” konusunda bilimsel makale ekleyeceğiz.

“Form doldurun” deyince hiç doldurmayacak (veya yanlış dolduracak) müşteriyi internette takip ederek vermeyi düşünmediği bilgileri alacağız.

😛

Özetle, neyi sormak / öğrenmek istiyorsanız, ona uygun içeriği sayfaya koymak zorunda kalacaksınız.

Herkes üretemeyeceği için içerik üretici kurumlar çıkacak. (Üniversitelere güveniyorum. Umarım güvenimi boşa çıkarmazlar.)

Ölçümlere yeni maddeler eklenecek. Hangi içeriğin ve/veya hangi başlığın daha doğru sonuç verdiği raporlanacak. Doğru sonuca ulaşma oranı, daha çok tıklanmasından önemli olacak. “Popüler yazıyoruz, daha çok tıklanıyor” diyerek reklam almak isteyenlere “Eeeee, sonuçta elde ne var?” diye sorulacak.

Dolayısıyla, yepyeni ücretlendirme yöntemleri ortaya çıkacak.

🙂

Web 2.0‘dan Web 3.0‘a giderken yolda karşılaşacaklarımız bunlar. Yani Web iki buçuk bu…

😉

Friendfeed’deki yorumlardan alıntılar:

Melih Cılga
Bir zamanların mottosu olan “içerik kraldır” sözünün yanına artık “diyalog kraldır” ifadesinin de eklendiğini herkes biliyor.  Şimdi birkaç adım daha ilerisini tanımlamanın zamanı: Dijital pazarlama stratejilerine teorik düzlemde kafa yoranların şu sıralar üzerinde en çok tartıştığı anahtar kavramlar “engagement”, “relevancy” ve “context” olsa gerek sanırım. [“engagement / karşı tarafın gönüllü olarak sürece dahil olmasını sağlamak”, “relevancy / karşı tarafın ihtiyaçlarına uygun, konuyla ilgili ve doğru seçilmiş şeyler söyleyebilmek” ve “context / tüm bunları inandırıcı ve tutarlı bir bağlama oturtabilmek”] …

Şunu da unutmamak gerekiyor tabii: Tüketicilerin dijital temas noktalarındaki beklentisi, hali hazırda müşterisi oldukları markalarla sadece sanal sohbet yapmak değil, bilakis “özel müşteri muamelesi” görmek ve bu anlamda her türlü indirim, avantaj ya da ayrıcalıklı muameleye erişebilmek aslında.

Haliyle bu da CRM’in “yaşam boyu değer” yaklaşımıyla vaat ettiği nihai ilişki biçimden çok uzak bir şey değil. Dijital temas noktalarında ilginç ve eğlenceli içerik yoluyla “anlamlı diyalog” geliştirirken, markaların da özellikle sosyal medyayı bir tür “olabildiğince bireyselleştirilmiş CRM aracı” olarak kullanıp hem tüketici şikayetlerine gerçek zamanlı olarak çözüm getirmeye çalışmaları hem de özel fırsatlar, avantajlar sunarak, zaman içerisinde mevcut müşterilerin sadakat seviyesini, satın alma niyetlerini ya da başkalarına tavsiye etme ihtimallerini yükseltmeye çalışmaları, aslında hiç kimse için bir sürpriz değil.

🙂

Uğur Özmen

Melih,

Veri toplamak için içerik bir araç olarak kullanılacak ve bu çalışma “içerik üreticileri” yaratacak diye iddia ediyorum. Dolayısıyla ajanslardan talep edilen kapsam, şimdikinden farklı olacak. Ölçüm kriterleri de değişecek.

😉

Can Demirezen

%100 katılıyorum, özellikle online reklamcılık teknolojilerindeki son gelişmeler bahsetmiş olduğunuz iddianın gerçekleşmesi yönündeki ilk belirtiler. (bkz. http://www.google.com/ads/innovations/#display )

🙂

ilkertanyer

İçeriği veri elde etmek amacıyla kullanmak gerçekten mantıklı. Ancak elindeki onca veriye rağmen müşterilerine çok anlamsız tekliflerle gelen bazı bankaları ve GSM şirketlerini düşündükçe, ellerinde daha fazla veri olduğu zaman yapacakları tekliflerin mantıksızlıkları beni şimdiden geriyor 🙂 Tabi içerik-veri ilişkisini doğru kullanacak birçok firma da olacaktır.

🙂

Sets Turan

Sürekli olarak öne çıkarılan matematiksel varsayımlara, “eğer 10 milyon tıklanıyorsa iyidir” bağnazlığına güzel bir değinme olmuş. Sürekli olarak tıklanma ve görüntulenme oranları üzerinden gerçekleştirilen çalışmaların sonucunda ortaya çıkan kendi kendini yenileyen haber sitelerinden bana tıklarsaniz size indirim veririm rüşvetçiliğine bir çok şeyde köklü değisiklik olacak. Targeted marketing zaten olması gereken, kullanıcıyı  rahatsız etmeden ona ihtiyacı olanları sunabilecek doğru yaklaşımken bunun yerine “erişebilecegi herkese erişsin, %1’i dönse kardır” mantalitesine ve rahatsız olan %99’u umursamayan yaklaşıma da veda edilecek.

Bir çok etkileşimli süreç başlayacak velhasıl gerek firmaları temsil eden ajanslar gerekse firmalar bunlara ne kadar hazır, ne kadar sürede hazır olabilir hala merak ediyor ve izlemeye devam ediyorum.

😉

Erhan Erdoğan

Anlamlandırılma süreçlerinden çok sevdiğim bir örnek eklemek istedim bu güzel tartışmanın notlarına.  Çok değerli bir konu, aklınıza sağlık hocam. Örnek

🙂