"Robert Townsend" etiketli yazılar:

13 Mayıs 2024 Pazartesi

Efsane CEO’lar Dönemi Sona mı Erdi?

Image preview

İşletmecilik okurken (1977-1981) bazı efsane yöneticilerin ismi geçiyordu. En aklımda kalan Robert Townsend idi. Şimdilerde Google’da “Avis’i bir kiralık araba devine dönüştürmekle tanınan Amerikalı bir iş yöneticisi ve yazarı” diye geçiyor. Batmak üzere olan AVIS’e Genel Müdür olup, 3 sene içinde ABD’nin ikinci büyüklükte kiralık araba şirketi yapmıştı. Yönetim Bilimi kitabında, Robert Townsend için yazılan bir makalede “O bir genel kurmay başkanı değil, komando ekibi lideridir” diye yazılmıştı.

Avis’ten ayrıldıktan sonra yazdığı “Up the Organization” (Türkçeye “İş Bilenin, Para Kazananın” olarak tercüme edilmişti) kitabında “Kurumların, insanları yığması ve karlılığı tüketmesi nasıl durdurulur” diye, fıkra uzunluğunda önerilerini yazmıştı.

Reklam camiasında herkesin bildiği AVIS’in “We try harder” reklamı, Robert Townsend’in AVIS’in CEO’su olduğu döneme aittir.

Birinci sınıf yöneticiler, birinci sınıf insanları işe alır. İkinci sınıf yöneticiler ise üçüncü sınıf insanları tercih eder” cümlesini 40 sene önce Robert Townsend’in kitabında okumuştum. Bence Townsend’in bu kitabı mutlaka okunmalı ve uygun olan her noktada hayata geçirilmelidir.

😉

Sonraki yıllarda adı aklımda kalan isimler Lee Iacocca ve Jack Welch idi. Her ikisi de sallantıda olan kurumlara (Iacocca Chrysler’e ve Welch General Electric’e) genel müdür olmuşlar ve şirketleri muazzam bir şekilde dönüştürmüşlerdi.

Her ikisi için de binlerce makale, onlarca kitap yayınlandı. Iacocca kendi otobiyografisini de yazdı. Onlardan bahsedilmeyen strateji dersi olmadı. (Bugünün yönetim bilimleri açısından bakıldığında Jack Welch’i o dönemde efsaneleştiren birçok uygulama, şimdilerde giderek sıklaşan krizlerin tetikleyicisi olarak düşünülmekte.)

 

😉

O yıllarda Türkiye’de, gençlerin rol modeli olan “efsane CEO” ismi pek geçmiyordu. Vehbi Koç, Sakıp Sabancı, Durmuş Yaşar, Nejat Eczacıbaşı gibi büyük holding kurucuları konuşuluyordu. Onlar hakkında yazılanlar ve röportajlar okunuyordu.

Türkiye’de Yöneticiliğin Öne Çıkması

1990’lı yılların başında büyük bankaların genel müdürleri sıkça duyulmaya başlandı. Özellikle bunların ikisi, yazılı basında ciddi bir rekabete girmiş gibiydiler. Bunlardan birine çok yakın çalıştığım on aylık bir süre oldu. İki CEO arasındaki yarışın ilginç anlarını yazamam ama şu örnek fikir verebilir. Birinin STK desteği haberi çıkmışsa, en geç iki gün sonra diğerinin başka bir STK’ya destek olduğu haberi yayınlanmalıydı. Sadece STK değil elbette… Biri demeç vermişse, iki gün sonra diğeri… biri etkinliğe katılmışsa, iki gün sonra diğeri başka bir etkinlikte…

“Efsane Girişimci” Dönemi

Bu ikisinden sonra Türkiye’de “efsane CEO” adı pek duyulmadı. En azından, yönetim bilimlerine meraklı olmama rağmen, o dönemlerden benim aklımda kalan bir isim yok.

Çoğunlukla genç girişimcilerin başarılarını duyduk. Gençlerin rol modelleri “başarılı çıkış” yaparak girişimlerini milyonlarca dolara satan kişiler oldu. Profesyonel yöneticilik ciddi olarak karalandı. Hayatı boyunca bir gün bile maaşlı çalışmamış genç girişimciler “kravat beyne kan gitmesini engeller, insanlar düzgün düşünemez” gibi klişeleri sıkça tekrarladılar.

Birkaç okulda genç öğrencilere sorduğumda %85’i girişimci olmak istediklerini söyledi. “Kalan %15’in gelir ortalaması daha yüksek olacak. Girişiminiz her işi tek başınıza yapacağınız seviyeden daha başarılı olursa, kalan %15’e başvuracaksınız. Onlar daha nadir bulununca, elbette gelirleri de artacak” dediğimde, gözlerdeki ifade… moda deyimle fiyatlanamaz.

Yeniden “Efsane CEO” Dönemi

Efsane CEO dönemi geçici olarak sonra ermişti. Ta ki, Süreyya Ciliv’in başarıları sıkça gündeme gelene kadar. Uzunca bir dönem boyunca profesyonel yöneticiliğin tek rol modeli olan örneği Süreyya Ciliv idi. Sonra yine “esfane CEO” adı geçmez oldu. Ciliv’den sonra Telekom şirketlerini yönetenler kesinlikle aynı başarıyı gösteremediler.

Sosyal mecraların güçlenmesiyle, her konuya dahil ve müdahil olan CEO’lar görmeye başladık. “Müşteri odaklılık” konusunu işlediğimiz bir eğitimde “Sizce en müşteri odaklı markalar ve/veya kurumlar hangileri?” diye sorduğumda iki markadan bahsedildi. “Neden bu markaları seçtiniz?” diye sorduğumda “her ikisinin de genel müdürleri, müşteri sorunuyla ilgileniyor ve hemen çözüyorlar” denildi.

Eğer kurum müşteri odaklı olsaydı, sorunlar genel müdür tarafından mı çözülürdü?” soruma yanıt veremediler. Bence aksine, bir kurum müşteri odaklı olsaydı sorunlar sosyal mecralara yansımadan sonuçlanırdı. Şunu da düşünmeliyiz. Bir genel müdür, kaç bireysel sorunla ilgilenebilir ki… Genel müdürün işi, teker teker müşteri sorunlarıyla ilgilenmek mi, yoksa o sorunların bir kez daha tekrarlanmamasını sağlayacak düzenlemeleri yapmak – yaptırmak mı?

Kitap ve Sonrası

Süreyya Ciliv hakkındaki kitabın yayınlanması, birçok genel müdürde yeniden hareketlenme sağladı. Artık CEO olmayan Ciliv ile yarışanlar ortaya çıktı. İsimlerini duyurmak için her fırsatı kullananlar dikkatimi çekmeye başladı.

Bunun üzerine bulunduğum ortamlarda ve sosyal mecralarda “Türkiye’de efsane CEO diyebileceğiniz kimler var?” diye sıkça sormaya başladım. Kurucu + CEO olanlar dışında isim gelmedi.

Efsane CEO”lar yerine “efsane ekipler” dönemi gelmedi mi? Ben mi beklentilerimde acele ettim acaba?” diye sorduğumda ise, Süreyya Ciliv’den sonra o dönemin sona erdiği söylendi.

 

Sonra “en başarılı CEO” veya “en başarılı CMO” veya “en başarılı CFO” ödülleri gibi ödüller sıkça verilmeye başlanınca, sosyal mecralarda şunu sorguladım:

En başarılı CEO” listesinde yer alanlar, bu keyfi paylaşırken, kendisini bu ödüle:
– layık gören dergi / jüri / oluşuma mı teşekkür ediyor
– yoksa, aday olmasını sağlayan ekibine mi?

İkincinin örnekleri varsa benimle paylaşabilir misiniz?

Gelen yanıtlar şöyleydi:

Cüzdanına teşekkür etmeli”,
PR ajansına teşekkür etmeli”,
Açık oylama olduğunda İK’nın verdiği emri yerine getiren çalışanlarına teşekkür etmeli”,
Jüriye soktuğu adamına teşekkür etmeli”,
Onlar oylamadan çok önce seçiliyorlar”.

Çok Konuşuluyor Ama…

Sosyal mecralarda beni izleyenler, ekibine teşekkür eden tek bir isim bile söyleyemediler. Diğer yandan, liderlik ve yöneticilik farkları konusunda her gün onlarca mesaj görüyoruz.

İlginç değil mi?..

😉

Not: İlk olarak 12 Mayıs 2024’de Marketing Türkiye’de yayınlandı.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Kitaplar

Sosyal mecralarda “beni en çok etkileyen kitaplar” geçidi yapılıyor. Kendimce bir liste çıkarmak istedim.

Kitapları önemserim. “Bunlar kitaplarda yazmaz” diyenler genellikle zorunlu oldukları okul kitapları dışında (Red Kit, Tom Miks, Zagor, vb. hariç…) hemen hiç bir şey okumamışlardır. Oysa bunlar kitaplarda yazar.

kitaplar

Aynı konuyu 2 kere yazmayayım diye daha önce kitaplar konusunda yazdıklarıma baktım.

Asıl konusu tek bir cümle olan ama 200 sayfa yazılan kitapları konu almışım. Çok sayıda yorumcu bana katıldığını belirtmiş. 🙂

2011 yılında okuduğum kitapları listelemişim. Bunların arasında “yeniden buldum” diyerek İYİLER listesinden birini belirtmişim.

Birkaç kitabı anlatmışım:

Kitap konulu yazılarım bunlar.

kitaplar-2

Gelelim beni en çok etkileyen kitaplara… İlk 10 gibi bir sıra veremeyeceğim hatta daha fazlasını yazacağım. Öncelik de gözetmiyorum. Hemen hepsi vazgeçilmezlerim olanlar:

  • Kum Kitabı ve Labirentler başta olmak üzere Jorge Luis Borges’in tüm kitapları.
  • Sinağrit Baba başta olmak üzere, Sait Faik Abasıyanık’ın tüm hikayeleri.
  • Ayn Rand’in The Fountainhead‘i (Bir Pınar ki adıyla okumuştum) – Birey olma ve profesyonellik kavramlarımın temelini atmıştır. İş hayatımda birçok kişi beni Hovard Roark’a benzetmiştir.
  • Montaigne’in Denemeler‘i – Hayatıma yön veren bazı cümleler o kitaptandır.
  • Robert Townsend’den Up The Organization – İş hayatıma yön veren bazı cümleler de bu kitaptandır.
  • Antoine de Saint Exupery’nin Küçük Prens‘i – Çocuk kitabı değildir. Herkes yılda en az bir kez okumalıdır.
  • Richard Bach’dan Martı Jonathan Livingston – Yine, yılda bir kez okunmalıdır.
  • Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık‘ı – 12 Eylül’de burada yasaklanmıştı; İran’da halen yasak.
  • Giovanni Guareschi’den Patates Şövalyeleri – Okuduğum en komik mizah kitabı. Otobüste, metroda filan okumayın. (Zaten artık sadece sahaflarda bulabilirsiniz)
  • Wilhelm Reich’dan Dinle Küçük Adam – Yine, yılda bir kez okunmalıdır.
  • Başta Memlektimden İnsan Manzaraları olmak üzere Nazım Hikmet’in kitapları, şiirleri.
  • Kırmızı Pazartesi başta olmak üzere Gabriel Garcia Marquez’in kitapları
  • Soljenitsin‘in kitapları – Olayları farklı açılardan sorgulamayı hatırlatır.

Baktım da hepsi 30+ yıllık kitaplar. Sonraki yıllarda okuduklarımdan “hayatımı etkiledi” diyebileceğim kadar etkilenmemişim.

Bir dönemde, profesyonel hayatta ilerlerken iş dışında bir şey okumadığımı da itiraf etmeliyim. Sonraları yine öykü – roman – şiir kitaplarına döndüm.

Bu arada Yekta Kopan‘ın kitaplarını tekrar okuyorum. Aile Çay Bahçesi‘ni okuduktan sonra, öncekileri yeniden elime aldım. Kendimle hesaplaşmaya, birçok şeyi yeniden sorgulamaya ihtiyacım var demek ki…

Okumaya devam.

😉

13 Eylül 2013 Cuma

Tecrübesizliğin Şansındır

IDO Genel Müdürü Dr. Ahmet Paksoy, iş anılarını ve o anları yaşarken düşündüklerini “Tecrübesizliğin Şansındır” isimli kitabıyla yayınladı.  tecrubesizligin-sansindir

5 Eylül akşamı çok keyifli bir tekne turuyla kitabın tanıtımı yapıldı.

🙂

Kitabı bir solukta okudum. Zaten yöneticilerin gerçek iş hayatını anlatan kitaplarını çok önemserim.

Bunların zirvesi olduğunu düşündüğüm Robert Townsend’in (Türkçe’ye “İş bilenin, para kazananın” diye çevrilen ve mutlaka okunması gereken) “Up the Organization” adlı kitabından birkaç [1] , [2] , [3] kere bahsetmiştim. Tüm yönetici kitaplarını Robert Townsend’in “Up the Organization”ı ile kıyaslarım. Geçer notu ona göre alırlar.

😉

Dr. Ahmet Paksoy’un kitabı bir akademisyenin birdenbire IDO Genel Müdürü olmasıyla başlayan yöneticilik yolculuğunu özetlemiş.

Kamu şirketlerinde tecrübesi olmamasının ve akademik düşünce yapısının avantajlarını yazmış. (Özellikle bu noktada, ince ve keskin bir “kamu yönetimi / yöneticisi eleştirisi” olduğunu söylemem gerekiyor.)

Göreve başladıktan sonra Genel Müdür Yardımcıları’nı değiştirmediğini, ama aynı kadrolarla ve farklı yönetim anlayışıyla (tıpkı Robert Townsend gibi) başarılar yaratıldığını okuyunca, “Up the Organization”u bilip bilmediğini, biliyorsa esinlenip esinlenmediğini merak ettim.

Yazdıklarıma bakarak kitabı küçümsediğimi sanmayın. Genç yönetici adayı arkadaşlar için çok yararlı bulduğumu söyleyeyim.

Silo veya departman tutuculuğunu nasıl aştığını, kararların paydaşlarını birlikte çalışmaya nasıl ikna ettiğini, egoların dışarıda bırakılmasını nasıl sağladığını mutlaka okumalısınız.

Dr. Ahmet Paksoy gerek reel ortamda, gerekse sosyal medyada oluşan krizleri, nasıl davrandığını, karşılaştığı dirençleri, ikilemlerini, kendisinin hatalarını ve öğrendiklerini sonuçlarıyla (ve başarılarıyla) birlikte yazmış. Sadece kriz yönetimi açısından bile, kamu ile sınırlı kalmaksızın her yönetici özellikle okumalı.

Elbette yazılanlar bu kadar az değil, blog yazısının yeri dar. Kitabı tek cümleyle özetlemem gerekirse, “öğrenmeyi bilen bir yöneticinin anıları” derim.

😀

Ek notlar:

Üzerimde çok emeği olan Prof. Osman Ata Ataç’ın Yöneterek Yönetilerek Yaşamak adlı kitabı da akademik düşünceye sahip bir yöneticinin yaptıklarını ve düşüncelerini anlatır.

Ben de iş hayatında, hep akademik düşünceyi rehber alarak ve “teori ile pratik arasındaki fark, zeka ile ters orantılıdır” sözüne inanarak çalıştığım için bu bakış açısını kendime yakın bulurum.

Dr. Ahmet Paksoy’un “Tecrübesizliğin Şansındır” isimli kitabı hakkındaki blog yazıları (bulabildiğim kadarıyla)

IDO hakkındaki yazılarım:

Zarakol İletişim‘e ve Aslı Pınar Tüfekçi‘ye teşekkür ediyorum.

😉