"taksitli kartlar" etiketli yazılar:

06 Eylül 2026 Pazar

Taksitli Kredi Kartları hakkında

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Yıllarca Batı’da yaşamış bir insanım. 10 yıl İngiltere’de yaşadım. Şu kredi kartına taksit meselesini bilmiyorum. Böyle bir şey yok. Herkes ayağını yorganına göre uzatsın” demiş.

Linkedin’de sayın Ceyhan Atasoy bana yönlendirip “bu işin mucidi olarak siz ne dersiniz?” diye sordu.

Sayın bakanın yukarıdaki cümleleri zaman zaman farklı kişiler tarafından dile getirilir. Çoğunlukla tartışmaları izlemekle yetinirim. Bazen de konuya dahil olurum. Bu sefer uzun bir yazı ile yorumlamak istedim.

Bu yazıyı Linkedin’de ve ugurozmen.com blogumda tutacağım. Benzer iddialar konuşulduğunda yorum olarak siz de web bağlantısını gönderebilirsiniz.

Önce İhtiyaç, Sonra Ürün

Taksitli kredi kartı işlemlerinin sona erdirilmesi sonucunda (sıkça değinilen)  ticaretin yavaşlaması, enflasyon, tüketicinin maaş düşüklüğü, alım gücü, vb. konulara girmeden önce temel çıkış noktasını hatırlatmak istiyorum.

Önce ihtiyacın gerekçesini anlamaya çalışalım.

  • Öyle ya… Ne oldu da birkaç sene içinde bütün bankaların kredi kartları taksitli işlemler yapmaya başladı. Bu bir ihtiyaç değil de ek özellik olsaydı, bu kadar yaygınlaşır mıydı?
  • Markalar bu uygulamayı desteklemeseydi, bu kadar yaygınlaşır mıydı?

İlgililerin kendilerine sormaları gereken soruların yanıtını onlara bırakıp devam edelim. İlk bilmemiz gereken şey şu: Bu ülkede önceden de taksit vardı. Kredi kartıyla birlikte icat olmadı.

😉

Ben (ömrüm yettiği için çocukluğumdan aklımda kalan anılara) 55-60 sene öncesine gideceğim. Anadolu’nun birçok kasabasına (önce eşek arabasıyla, sonra motosikletten bozma triportörü mobil vitrin haline getirerek) gelip taksitle terlik ve ayakkabı satan kişiler vardı. O dönemde haftada veya 15 günde bir gelirler, yeni satışlar yaparlar, eski satışların ödemelerini defterden takip ederlerdi.

  • Dikkat edin: “defterden takip ederlerdi” dedim. Kredi kartı zaten yoktu ama senet filan da yoktu fakat taksit vardı.

Vitrin-araba örneği

Taksitli kredi kartlarını çıkarmadan önce ciddi bir araştırma yapmıştım. Atalar grubunun Altın kartı 1970’lerde çıkmıştı. Yeni Karamürsel de yine yıllardan beri taksit yapıyordu.
Beyaz eşya, zaten uzun yıllardan beri taksitle satılıyordu.

1993’de Yapı Kredi Bankası Bireysel Bankacılığın 5. Yıl Dönümü etkinliği yapmıştı. O yıllarda taksitli kredi kartları yoktu. Zaten Visa ve MasterCard “Sakın ha… Kesinlikle taksit olmaz” diyorlardı.

Arçelik’in üst düzey yöneticisi Sayın Cengiz Solakoglu konuşmacılardan biriydi. Taksitli ödemeler konusunda söylediklerinin bir kısmı hâlâ aklımda: “İnsanlar o kadar güvenilirdi ki, bayilerimiz senet filan istemezler, sadece müşterinin adresini yazarlardı. Şöyle bir kayıt görmüştüm.

… köyünde Ayşe bacı,
Evinin önünde iğde ağacı.“

Sayın C. Solakoğlu’nun bu cümlesi bana şunu düşündürdü. “Bugün, (1993’de) müşterinin kredi ödeme becerisi hakkında en büyük bilgi, yerel bayilerde var. Banka olarak buna nasıl sahip olabiliriz.”

Önce Taksitkart‘ın, sonra daB2B – Doğrudan Borçlanma Sistemi‘nin DBS (benim fikrim ve projem olduğu pek bilinmez) ortaya çıkarılmasında bu düşünce yatıyordu. Belki bir ara, Doğrudan Borçlanma Sistemi’nin ilgili taraflara yararları ve hızlı yaygınlaşmasını da konuşuruz.

🙂

Taksitli Senetler

Sevgili Cemil Türün’ün sıkça vurguladığı bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. 30 – 60 – 90 gün vadeli senet, hatta vadeli çek gibi bir enstrümanın tamamen bu topraklarda icat edilmiş olduğunu unutmayalım. Yani, taksit zaten vardı ama güven duygusunun azalmasının doğal sonucu olarak kağıda dönüştü. Önce 30 – 60 – 90 günlük taksitli senetler, sonra da vadeli çekler icat edildi.

Bir anımı anlatayım:

Beni yakından tanıyanlar bilir. Kendi işime ait bütçeyi hazırlarken aşırı titizdim. Her varsayımın ağırlığını anlamaya çalışırdım, olasılıkları ölçmek isterdim. Sene başında “en ayrıntılı bütçeyi hazırlayan” ve sene sonunda “en yüksek oranda doğru tahmin eden” olmak isterdim. Bir cins saplantı.

Sene başında bütçeyi hazırlarken, önceki yıllardaki varsayımlarımı, gerçekleşenleri, sapma nedenlerini iyice incelerdim. İlk bulgularla kendimi kandırmayıp, “acaba” diye tekrar ve tekrar kurcalardım.

1990 senesi öncesinde Türkiye’de kredi kartı cirosunu aylar bazında tahmin etmeye çalışıyordum. O sene dini bayramlar, resmî tatillerle birleştiği için 2 kere (Nisan ve Temmuz aylarında) 9 günlük tatil olacaktı. Geçmiş yıllarda 3 günlük ve 4 günlük tatillerde kredi kartı cirolarının nasıl olduğunu inceledim. 4 günlük tatillerde daha fazla harcama oluyordu. Daha önce, 9 günlük tatil olduğu yıllarda kredi kartı yaygın olmadığı için, tek dayanağım bu veri idi. “Buna göre, 9 gün tatil olursa…” diye daha yüksek ciro olacağını varsaydım.

Çuvalladım. Sadece bizim değil, Türkiye’deki tüm bankaların kredi kartı cirosu kötü düştü. Üstelik bu düşüş, 2-3 ay devam etti. Elbette “neden böyle oldu” diye inceledim.

Bayram tatili 3-4 gün olduğunda, büyük çoğunluk tatil yerlerine gitmeyi tercih etmiyorlardı. Eşi-dostu, akrabaları ziyaret ediyorlar veya evlerinde ağırlıyorlardı. Giderken yanlarında ufak tefek bir şeyler, tatlılar, vb. götürüyorlar veya misafire ikramda bulunuyorlardı. Bayram 4 gün olursa, daha fazla ziyaret, daha fazla misafir… harcamalar artıyordu.

Tatil 9 gün olunca… Ziyaret veya misafirlik olmuyor, çoğunluk tatile çıkıyordu. O yıllarda kredi kartı limitleri (bakın, burası çok önemli ve çokomelli) 3-4 kişilik ailenin bir hafta tatile çıktığı zaman harcayabileceği paradan daha az idi.

Sonuçta müşterilerimiz kredi kartlarını kullanmadılar. Tur operatörleri üçte biri peşin, kalanı 2,5 – 3 aylık taksitler yaptılar. Bazılarının taksit senetleri şöyleydi. 20 Nisan peşin ödeme, ilk taksit 20 Mayıs, ikinci taksit 10 Haziran, üçüncü taksit 1 Temmuz. (2,5 ay dediğim bu 😉 )

Taksitlerin ödemesi bitene kadar kemerleri sıkıyorlar, diğer harcamalarını da azaltıyorlardı. Kredi kartı cirolarının düşüşe devam etme nedeni buydu.

Kısaca, kredi kartı kullanılmayınca taksitli senetler kullanılıyordu.

😮

1995 Sonrası

1970-80’lerde başlayan mağaza kartı uygulamaları, perakendeyi büyük hızla içine aldı. Firmalar kendi kartlarını çıkardılar. Daha önce de defalarca söylediğim gibi, sadece istanbul’da 200’ün üzerinde markanın kendi sadakat kartı vardı. (İlk resim) Ancak o zaman “müşteri tekilliği, veri tabanı, müşterilerin davranışlarının izlenmesi, doğru zamanda doğru teklifin yapılması, vb…” gibi CRM kavramları akıllarında yoktu.

“Cüzdandaki poster” diye düşünüyorlardı. “Cüzdanı açınca o markayı göreceksiniz, aklınıza bizim dükkandan alışveriş gelecek…” gibi yüzeysel bir bakış açısı içinde kart vermeye başladılar.

  • 2010’lu yıllarda, “Size bir mobil uygulama yapalım. Telefonunu eline aldığında…” diye başlayan konuşmalar aklınıza geldi mi 😛

Bazı markalar da “bizim markamız indirim yapmaz, taksit yapmaz” diye konumlanmıştı. “Markamız indirim yapmaz derken ÖZEL MÜŞTERİlere indirim; taksit yapmaz derken ÖZEL MÜŞTERİlere taksit yapacağız. Yani hem söylemi bozmayacağız, hem de ufaktan yarışa dahil olacağız” cümleleri söylendi, benim de bulunduğum görüşmelerde.

Sonuçta sadakat kartlarına taksit ve indirim özelliği eklendi. Sonra mağaza kartı şirketleri kuruldu. Bankalar markalara kart çıkardılar. Ortak markalı kartlar çıktı. Vb… (Daha önce yazdığım için burada kısaca değindim. Ayrıntılı bilgi isterseniz, şu yazıda.)

Ara Dönem

Taksitkart’ı çıkarma sürecinde kavramsal çerçeveyi oluştururken, kendi kendime “piyasayı inceledim, en iyisi bu” demedim. İstanbul, Ankara ve İzmir’de, kendi marka kartlarını çıkarmış 200’e yakın kurumla görüştüm. Onların ihtiyaçlarını anlamaya çalıştım. (Mağaza ve marka kartları konusundaki yazılarımın listesi, yazının sonunda)

Bazı marka kartları sadece puan toplamayı amaçlayan sadakat kartlarıydı. Ama çok büyük çoğunluğu, senetlerin getirdiği “kağıt-kürek” işlerle uğraşmak yerine, yazılım tarafına rahat aktarılacak bir araç olarak düşünüyorlardı. (O yıllarda dijitalleşme kavramı moda değildi.)

Yani, taksit yine vardı ve gelecekte de olacaktı. Kurum/marka açısından izleme kolaylığı ihtiyacını karşılıyordu.

2010 senesinde Yerel Zincirler Buluşuyor isimli Perakende Konferansı’nda oturum yöneticisiydim. (Artık bankacı kimliğim ortadan kalkmıştı.)

Benim yönettiğim oturuma katılanlardan, Kiğılı’nın CEO’su sayın Hilal Suerdem, bu kartların çok arttığı dönemi şöyle anlatmıştı: “O dönemde müşterinin finansmanını marka/kurumlar karşılıyordu. Bu durum, kriz döneminde şirketlere büyük hasarlar verdi. Bankalar taksit konusunu üstlenince rahat ettik.” (Oturum hakkında blog yazım şurada.)

Bankadayken biz de kurumlara “Kredi vermek ve tüketiciyi finanse etmek bizim işimiz. Siz pazarlama ve satışa odaklanın” diyorduk.

Taksitli kredi kartı yönteminin, sadece tüketiciler değil, ilgili tüm taraflar (tüketiciler, markalar ve bankalar) tarafından desteklendiğini, bu nedenle yaygınlaştığını unutmayalım.

Taksitli kredi kartları yaygınlaşmaya başladıktan sonraki (2000 sonrası) yıllarda,  Dışbank‘ın İdeal kartını çıkardığımızda, Anadolu’nun önde gelen markalarını ziyaret etmiştim. Anadolu markalarının ezici çoğunluğu, büyük bankaların kendileriyle taksitli ödeme anlaşması yapmamasından şikayetçiydi.  “Onlar elitler klubü. Bizi beğenmiyorlar” cümlesini defalarca duymuşumdur. “Onlar” sayesinde (rakip bankaların deyişiyle “kıçıkırık Dışbank” olarak) Anadolu’nun en bilinen kredi kartı bankalarından biri olmaya başlamıştık.

Kredi kartlarına taksit yapılması sayesinde, mağaza kartı çıkartabilecek teknolojik becerisi olmayan yerel markalar da, büyüklerle rekabet edebilmeye başladılar. Bu faydasını da göz ardı edemeyiz.

Bankaların taksitli işlemleri üstlenmesi sayesinde, kısa sürede mağaza kartlarının büyük bir kısmı ortadan kalktı. Sadece bazı mahalli zincirler, kendi kart uygulamalarını sürdürdüler.

İşlemlerin kredi kartıyla yapılması, nakit akışını izlenebilir kılması açısından kamu maliyesi için de faydalıdır. İnanmazsanız, mahalli markalardaki uygulamaları gözleyin.

Taksitli İşlemlerin Sınırları

Hangi işlemlerin taksitli yapılacağına dair bir sınırlama getirilmesi doğrudur. İlke olarak, bir ürün veya hizmetin ödeme (taksitlendirme) süresi tüketim süresinden uzun olmamalıdır.

Bu çerçeveden bakıldığında bir eve 20 yıllık konut kredisi (mortgage), bir arabaya 3-4 yıllık veya beyaz eşyaya 2 yıllık taksiti kredi verilmesi uygundur. Elbette miktara bağlı olsa da, tatil için 3 aydan fazla olmasını önermem. Gıda, konfeksiyon, vb. tüketim ürünlerinde hiç taksit yapılmayabilir. (Oysa 60 sene önce, terlik bile taksitle satılıyordu. Orası ayrı.)

🙂

Özetle

Bu ülkede taksitli işlemler kredi kartıyla başlamadı. Markalar, taksitli işlem yapmak için kendi finansal ve teknolojik alt-yapılarını zorluyorlardı. Kredi kartı olmadan çok önceleri de taksitli işlemler vardı.

Kredi kartları ortadan kalksa da, taksitli işlemler devam edecektir.

.

Meraklısına

Mağaza / marka kartları hakkında geniş bilgi almak isteyenlere daha önce paylaştığım yazılar:

Bazı öngörüler…

Özellikle mağaza kartlarının artması konusunda endişelerimi ve varsayımlarımı da belirttim.

 

25 Ocak 2024 Perşembe

Sadakat’ın Değişen Tanımı

Sadakat azaldı. Sadece marka ve ürünler için geçerli değil bu. Toplumsal konularda ve karşılıklı ilişkilerde de genel olarak sadakat azaldı. Bu noktada birçok meslektaşımla aynı fikirdeyim. Bu durumda azalsa bile bitmeyen bir sadakat olduğunu kabul edip, “hâlâ mevcut sadakat” ele alınıp, “nelerin – nasıl değiştiğine odaklanmalıyız” diye düşünüyorum. Bu yazı, yeni tanımı ve ölçütleri aramak için tartışma ortamı yaratmak amacıyla yazıldı.

Eski Sadakat Projeleri

1985 yılında, bir denizcilik acentesinde Pazarlama Müdürü olarak çalışmaya başladığımdan beri müşteri sadakati ile ilgileniyorum. B2B’den B2C’ye geçtiğim 1988 senesinden sonra, iş hayatımda çok daha önemli konu haline geldi.

Henüz CRM ve yaşam boyu değer gibi kavramlar gündemde yoktu. (Acaba bir ara, CRM’in tarihçesini yazmalı mıyım?)

“Bir şeyi ölçmedikçe onu yönetemezsin” cümlesi elbette konuşuluyordu ama sadakat gibi soyut kavramların ölçülebilirliği sadece akademisyenlerin ve araştırma yöntemleri dersi alanların tekelinde gibiydi.

Sadakat programı deyince akla “müşteriye havuç sunmak” mantığında olan “rüşvet temelli teklifler” geldi. Markalar

  • 5 alana 1 bedava,
  • 3 alana üçüncüsü %50 indirimli,
  • 500 TL üstü satın alırsanız %15 indirim,
  • 400 TL üstü alırsanız faizsiz 4 taksit,
  • Bizim mağazalarımızda harcadığınız her 100 TL için 1 TL’lik puan,
  • (daha sonraki yıllarda e-ticaret’te gördüğümüz) 200 TL üstüne kargo bedava

… gibi programlar düzenlediler. (Yukarıdaki sayıları ve tutarları istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz 🙂 ) Ana tema hep “bizden alışveriş yapmak maddi çıkarlarınıza iyi gelir” uygulamalarıydı.

Havuc-sunmak-3

Fredrick Newell’in Loyalty.com kitabında ABD’de birbirine komşu 2 süpermarketin yarışından bahseder. “Biz daha çok puan veriyoruz” rekabetine girmişler. Biri yüzde 0,5 ile başlamış. Diğeri %0,75 yapmış. Rakibi %1 yapınca %1,5‘e yükseltmiş. %2,5-3‘e kadar çıkmışlar. Hatırladığım kadarıyla sonunda biri dükkan kapatmış.

Benimle CRM eğitimi seanslarına katılanlar bilir. Rüşvete dayalı tekliflerin sadakat ile ilgili olmadığını söylerim. “Maddi tatlandırıcıya bulanmış teklifler müşteriyi satın alma değildir. Rakip yeni bir teklif yapana kadar süresi belirsiz geçici kiralamadır“.

Sadakat Ajansları

Sadakat konusu “müşteriyi elde tutmak, yenisini bulmaktan 5 – 15 kat daha ucuzdur” cümlesi ile her şirketin gündemine oturdu. Bu hesaplamanın nasıl yapıldığını ve kendi sektöründe / şirketinde yeni müşteri kazanmanın kaç kat maliyeti olduğunu hiç hesaplamamış kurumlar ve pazarlamacılar bile konferanslarda bu klişeleri tekrarladılar.

Bu kadar çok konuşulunca sadakat ajansları ortaya çıktı. Sektörel uzmanlaşma da oldu elbette. Benim koleksiyonumdan konaklama sektörü için eğlenceli birkaç teklifi sunmak istiyorum.

“Yok artık… Otelin resepsiyonunda, otel tarafından belirlenen kanepelerden 2 saat süreli yararlanma” diye bir promosyon mu vardı” diye sorabilirsiniz. Aşağıdaki resimdekilerin her birini küçük ekranda göremiyorsunuzdur ama “Evet. Üstelik çok sayıda otel bu ve benzeri promosyonları kullanıyordu” diye yanıtlayabilirim.

Bana asıl ilginç gelen konu, tüm bilgilerinizi elde eden otel zincirlerinin “Bizim sadakat kartımız var mı?” diye sormasıdır. Eğer varsa ve ben HAYIR desem bile, doğrusunu konaklama zinciri biliyordur. Bu soru sadece tanınmaz (incognito) olmak isteyen müşteriler varsa anlamlı görünebilir.

Sadakat Kartı Dönemi

Sonra, kartlar hayatımıza girmeye başlayınca, ortalığı mağaza kartları sardı.

Elbette yukarıdakilerle sınırlı değil. Sadece İstanbul’da 200 markanın sadakat kartı vardı.  Bugünlerde “Size bir mobil app yapalım” deniyor ya… O yıllarda da “size bir sadakat kartı çıkartalım” deniyordu.

Kart için gerekli teknolojiyi kullanmak istemeyen kurumların bile kartları vardı. (Şurada bahsettim.)

Ana amacı belirlemeden, araçları amaç yapmak alışkanlığı o zaman da vardı. “Kartla sadakat olmaz” diyordum ama pek anlatabildiğim söylenemez.  (Daha geniş bilgi almak isterseniz [1] ,  [2]  , [3]  , [4]  , [5]  , [6]  , [7]  , [8]  , [9]  , [10]  , [11]  ,  [12] yazılarını okuyabilirsiniz.)

Her markanın kartı olmaya başlayınca, rekabet bir indirim ve taksit yarışına döndü. Kurumlar taksit nedeniyle nakit sorunu çekmeye başladılar. Bir perakendeciler konferansında, ünlü markalardan birinin Genel Müdürü “Bankalar bu işe girmeseydi batacaktık” demişti. Zaten Taksitcard fikri kafamda o yıllarda oluştu.

Müşteri açısından “bir sürü kart taşımak yerine tek bir kart ile tüm işyerlerinde taksitli işlem yapılsa daha iyi olur” diye düşünmüştüm. İşyerleri açısından ise “satışı siz yapın, kredi değerlendirmeyi ve ödemeyi bize bırakın” diyorduk. (TaksitCard’ın hızlı gelişimi ve idari karar hatalarıyla daha hızlı yok olmasına ilişkin daha geniş öyküsünü  [a] , [b] , [c] , [d] , [e] yazılarından okuyabilirsiniz.)

Sadakat Kartı Mizahı

Markaların sadakat kartı yaklaşımını merak ediyorsanız, Google‘da Görseller kısmına “Thomas Fishburne, loyalty cards” yazın ve çıkan ilk karikatürlere bakın. (Size kolaylık olsun diye ilk 6’sını sunuyorum.)

Tom Fishburne (veya Marketoonist) pazarlama konusunda çalışan herkesin bilmesi gereken bir çizer. Konuyu en vurucu noktasından ele alır. Sadece sadakat değil, ürün geliştirmeden pazarlama jargonlarına kadar her pazarlama konusuna dokunur.

Markalar, Tom Fishburne’ün vurguladığı noktaları (nedense) göz ardı ederler

😀

Bugüne Gelirsek

Türkiye’de, marka sadakati konusundaki çalışmalarda, kartlı dönemden bugüne gelirken burada hepsini sıralamayacağım bazı basamaklar geçildi. Bazı kurumlar veri teknolojilerini anlamlı kullanmayı başardı. Çoğunluğu, “size bir mobil app yapalım” önermesine kurban gitti.

Şimdilerde sadakat çok azaldı dediklerinde iki örneği gündeme getiriyorum.

Birincisi aşağıdaki resim: ABD e-ticaret pazarındaki rekabet.

Amazon’un pazar payı bir miktar azalsa da en büyük rakibinin 5,7 katından fazla olmasını ve kendisinden sonra gelen ilk 20+ e-ticaret şirketinden fazla paya sahip olmasının açıklaması olmalı.

İkincisi ise, sosyal mecralarda gördüğüm bir olgu. Bir markadan şikayet ediliyor. O şikayetin altına rakiplerden birini öven mesajlar veya yorumlar yazılıyor.  Arkadaşım Burak Bayburtlu’nun bir e-ticaret sitesinden şikayeti altına yazılan diğer marka övgülerinden bir kısmını alıntıladım.

Buradaki örnek, diğer markanın övüldüğü tek örnek değil. Beyaz eşya konusunda bir markadan şikayetin altına, diğer markanın onlarca övenleri birikmişti. Ben yeni bir koleksiyona başladım. 🙂 Bir sosyal medya postunda hiç bahsedilmeyen markayı övenler konusunda…

😉

Eğitimlerde, “müşteri olarak yaşadığınız en mükemmel deneyimi yazın” dediğimde, (maalesef) pek az yerli marka çıkar. En iyi deneyimler ya yabancı markalarla ya da yerli bireysel işletmelerle yaşanmıştır.

Son Söz

Bence de sadakat azaldı ama yukarıdaki son 2 örneğe bakalım ve (ilk paragrafta dediğim gibi) eski tanımları nasıl değiştireceğimizi ve yeni sadakat ölçütlerinin neler olması gerektiğini konuşalım.

Bırakalım “nerede o eski bayramlar” sohbetlerini ve yenileri için kendimizi hazırlayalım.

😉

Yukarıdaki konuları ele aldığımız videoyu şuradan izleyebilirsiniz.

.

31 Ağustos 2023 Perşembe

Fikrinizi çalarlar mı?

Bu soruya, aslında aynı anlama gelen – birbirine zıt – iki yanıt vereceğim. Her iki yanıt için de birkaç örnek sunacağım. Bazı eski (15 yıllık) yazılarımdan referans da vereceğim.

Önce, FİKRİNİZİ ÇALAMAZLAR örnekleri…

(1)

O dönemde Türkiye’nin en büyük bireysel bankacılık pazar payı olan bankasında çalışıyordum. Türkiye’nin ilk taksitli kredi kartı fikrini ortaya attım. Genel Müdür fikri beğendi. Hayata geçirilmesi için onay verdi. Sonra sürekli itiraz eden ve 18 ayda ancak ortaya çıkartan IT, “Büyük bankalar böyle yenilikler peşinde koşmaz. Küçük bankalar denerler. İyiyse biz hemen kopyalar ve daha iyisini yaparız” diyen Genel Müdür Yardımcıları… “Taksitcard bankanın daha fazla kar elde etmesini engelliyor” diye diğer Genel Müdür Yardımcıları… Üst düzeydeki kadın yöneticiler arasında bir “kedi döğüşü”…

“Ayda 80 bin başvuru olur” diye varsayarken 200 bin başvuru gelmesi. Kredi değerlendirme süreçlerinde düzenlemeler yapmamız. Krediler departmanının 2.5 ay sonra normal mesai düzenine dönebilmesi. Müşterilerin gösterdiği ilgi ile üst yönetim düşüncelerinin çelişmesi… Benim kovulmam ve “Taksitcard’ı öldürmeliyiz” kararı…

Kovulduğumda en yakın rakibin iki katı pazar payımız vardı. Bizimkiler taksitten kaçarken, rakip banka taksit kavramına sahip çıktı. Pazar payı bizimkileri geçince anladılar. 5 yıl sonra taksitli olmaya karar verdiler.

Meraklısına, ilgili bazı eski yazılar: [1] , [2] , [3] , [4]

Diyeceğim şu: Bırakın fikrinizi çalmalarını, açık açık ortaya koysanız bile işe yaramayabilir. Hatta başlayan ve tutulan bir projeyi yok edebilirler bile…

 

 

Bazılarınız “bu yazı fikrin çalınması değil, kurumlaşma çıkmazı konusunda” diyebilirsiniz. O da var… Onu da tartışalım.

🙁