"taraftarlık" etiketli yazılar:

19 Temmuz 2012 Perşembe

Dünya …’liler günü

Bazı kulüplerimizin taraflarları, çeşitli ayların 19’uncu günlerini “Dünya …’liler günü” olarak kutluyor. 1903, 1905 veya 1907’de kuruldukları için 3’üncü, 5’inci, 7’inci ayların 19’uncu günü kendilerini daha iyi hissediyorlar.

🙂

Bu olayı tarihe değil, tarihsizliğe bağlıyorum.

Bu kulüpler, 1893, 1885 veya 1877 gibi yıllarda (hepi topu 15 – 30 sene önce) kurulmuş olsalardı, taraftarları kutlama yapamayacaktı.

😉

Daha köklü kurumlar olmamalarını övünme vesilesi yapmaya taraftarlık deniyor, muhtemelen.

😛

13 Mart 2012 Salı

Bizim zamanımızda

Bugün bir sohbette anlattım. “Hayal gibi” dediler.

🙂

15 – 20 yaş arasındayken, Fenerbahçe – Galatasaray maçına tüm mahalle birlikte gider, takım ayırt etmeksizin bir arada otururduk. Hangi takım gol atarsa, diğer takımın taraftarları yanaklarından öpülürdü. “Ulan öpmekten yorulduk beeeaaa” diye takılırdık.

Latif kızdırmanın ötesine gidilmez, “şöyle şeeettik” denilmez, diyen olursa kendi taraftarı arasında bile hoş görülmezdi. Ustalık, kelimeleri iyi kullanarak rakip taraftarın hemen yanıt veremeyeceği mizahı yakalamaktı. “Az önce şunu söyledim. Var ya… Lamba tutulmuş tavşan gibi baktılar, ama gıkları çıkamadı” diye böbürlenirdik. “İyiymiş bu!.. Ben de gidip Necati’ye takılayım” diye ağızdan ağıza gezerdi, keskin şakalar.

Hangisi yabancı takımla oynarsa, milli takım gibi desteklenirdi rakipler bile…

😉

Can Bartu‘yu, Metin Oktay‘ı, Yusuf Tunaoğlu‘yu  seyrettim. Gol atınca garip ve taşkın hareketler yapılmaz, sadece kucaklaşılır ve orta sahaya gidilirdi.

Can Bartu daha da sakin davranırdı. Golü attıktan sonra aut çizgisinden çıktığını, koşu kulvarından son derece sakin bir şekilde yürüdüğünü ve – maç zaten çoktan başlamış olduğu için –  hakemden izin alarak sahaya döndüğünü gördüm. (Zaten İtalya’da oynadıktan sonra Sinyor lakabını almıştı.)

Metin Oktay ilk sarı kartı gördüğünde üzüntüden perişan oldu. Hakeme yalvardı, ağladı… Dikkat edin, kırmızı değil, sarı kart… Temiz siciline leke sürüldüğünü düşünüyordu.

😀

Bugün bir sohbette bunları anlattım. Az önce de Değişen Zamanlar başlıklı yazıyı okudum. Üst üste geldi. Yorumlara yazdım, burada da söyleyeyim.

Gün gelecek, giderek daha az bahsedecek “bizim zamanlarımız”dan… Hayal gibi gelecek, kendisine bile…

🙁

Şu da var… Şimdi bile, taraftarlığın dozunu ağzına bulaştıranla akşam aynı masada oturmaktan, kadehi vurmaktan hoşlanmayız.

😉

23 Aralık 2011 Cuma

Sorgulamanın zorluğu

Hemen her olaydan sonra, “acaba”lar beynimde uçuşur. Bir başkasına anlatır gibi içimde konuları tartışırım. Doğru mu düşünüyorum, yaptığım doğru muydu, daha iyi yapılabilir miydi, elimden daha fazlasını yapmak gelir miydi, daha fazlasını yapmak optimumdan uzaklaştırır mıydı, optimum olup olmadığına nasıl karar verilebilir, o an optimum zannettiğim olgu zamanla değişir mi, bunu etkileyen faktörler nelerdir, zaman ve süreklilik kavramının sonu var mıdır…

Sorular uzar gider. Beynim bir Charlie Chaplin rahatsızlığı içinde dolaşır. Diğer yandan bilirim ki “mükemmel iyinin düşmanıdır“.

😉

İlginç düşünce labirentlerinde çok zaman harcayınca derdinin ilacını düşünmeden edemiyor insan. “Beyni ne rahatlatır?” diye de düşündüm.

Geçenlerde oynanan bir maç, zaten bildiğim yanıtı bulmama çok yardımcı oldu. İlgili kişilerin şike yapıp yapmadığını düşünmek yerine körü körüne taraftar olanların yazdıklarına göz attım. Sorgulamama, söylenene inanma becerisinin onları ne kadar rahatlattığını düşündüm. (Basit konularda bile beni uykusuz bırakan içsel tartışmalarıma rağmen onlara hiç imrenmedim.)

Biliyorum “Fanatizm, her suçu haklı kılar.” Ama bu kalıba sığınmadan irdelemek gerek. Yoksa, kavramın fanatiği olunur – ki o zaman aynı kapıya çıkar.

İnanç (ideoloji, fanatiklik) beyni çok rahatlatıyor. Kullanmaya gerek kalmıyor ki… Hangi durumda nasıl davranılacağının kuralları var. Bazen yazılı, bazen “öyle olmalı” diye alıştırılmış kuralllar. Her konuya kısa açıklamalar getirmek kolaylaşıyor.

Deprem nasıl oluyor, kuş nasıl uçuyor gibi soruları bile sormadan…

Oh ne rahat…