"trafik" etiketli yazılar:

06 Şubat 2019 Çarşamba

Hava Durumu ve Veri

Ocak ayında bir Cumartesi günü, Sosyal Mecra Verilerinin Pazarlamada Kullanımı konusunda eğitim verecektim.

  • Bu programda, önce veriye dayalı düşünmenin temel kavramlarını anlatıp, sonra sosyal mecra verilerinin satış fırsatları ve pazarlama amaçlı kullanımından bahsediyorum.

Yağmurlu ve rüzgarlı bir gündü. Eğitim saat 10.00’da başlayacaktı ama zamanı geldiğinde sınıfta 25 kişinin ancak 8’i vardı. Tanışma, önümüzdeki 3 saat boyunca anlatacağım konular… derken bir 10 dakika daha geçti. Sınıfın yarısına yakını gelince ilk soruyu sordum.

Arkadaşlarınızın gecikme nedeni hava muhalefeti midir?

Büyük kısmı EVET diye yanıtladı.

Hayır” dedim. “Gecikme nedenleri hava durumu değil, veriye göre düşünmemektir.” Sınıfta bir sessizlik. Evet anlamına baş sallayan bir-iki kişi…

Devam ettim. “Bugün yağmurlu ve fırtınalı olacağı, dün sosyal mecralar dahil her kanalda söylenmedi mi? Söylendi. Duymamış olma ihtimali nedir? Muhtemelen yarı yarıya değil. Böyle havalarda İstanbul’da trafiğin tıkanacağını bilmeyen var mı? Muhtemelen yok.

Metro arızalanırsa veya metrobüs kaza yaptığı için seferler uzun süre kesilirse veya köprüde kaza olduğu için geçilmiyorsa, geç kalmanızın haklı gerekçeleri vardır. Siz önlem alsanız bile elde olmayan nedenler baskın gelmiştir. Ama, yağmurdan ötürü yoğunlaşan trafikte kaldığınız için geciktiğinizi söylerseniz… veriye dayalı düşünmediğiniz anlaşılır

İki hafta sonra hava güzeldi. Yine aynı eğitimden çıktım ve bir arkadaşımla buluştum. Derste ne anlattığımı sorunca, “veriye dayalı düşünme” konusunda bu olayı aktardım. O da, aynı yağmurlu ve fırtınalı günlerde başından geçeni anlattı.

O gün uyuya kalmışım. Telefonun alarmı da çalmadı. Geç kalktım. Hemen hazırlandım. Taksiye bindim. Cep telefonumu elime aldım. Amirime “Yağmurdan ötürü trafik sıkışık. Geç kalıyorum” diye mesaj gönderecektim. “İstanbul’da kötü havalarda trafiğin tıkanacağını bilmiyor musun?” diye kendime sordum. Mesaj göndermekten vaz geçtim” dedi.

hava-durumu-2

Hava durumunun veriye dayalı karar verme sürecindeki önemini merak ettiyseniz, [1] ve [2] yazılara göz atmanızı öneririm.

Bu vesileyle, veriye dayalı düşünme dışında, bir kavramı daha eklemek istiyorum.

Bazı ikili kavramlar, söyleyenin değil diğerinin değerlendirmesinin geçerli olduğu kavramlardır. Bahane ve gerekçe de bunlardandır. Söylediğinizin bahane mi, gerekçe mi olduğu size değil, diğerine bağlıdır.

🙂

03 Şubat 2015 Salı

Bürokrasi kullanımları

Bürokrasi diye eleştirdiğimiz [a] konuların çoğu amaçlara ulaşmak için geliştirilen araçların, amaç yerini almasından kaynaklanır.

😉

Örneğin:

Amaç trafiğin güvenli ve düzenli biçimde akmasını sağlamaktır. Bunu amaca ulaşmak için araçlardan biri de kurallara uymayanları cezalandırmaktır.

Kırmızı ışıkta geçilmesini, emniyet şeridinde gidilmesini, ters yola girilmesini engellemek için bir yerde gizlenip yapanı yakalamak mı trafiğin akışını güvenli ve düzenli yapar; yoksa bunların olabileceği yerde bulunup zaten kimsenin yanlış yapmamasını sağlamak mı?

Amaç trafiği düzenlemek değil de ceza kesmek olursa, ceza kesecek kişinin olmadığı yerde her türlü yanlışı yapmak mubah görülmeye başlanır.

Kırmızı ışıkta geçeni yakaladınız… Ama daha siz yakalamadan önce bir kazaya neden olursa, kendinizi haklı hisseder misiniz?

🙁

Diğer bir örnek de Bütçe çalışmalarıdır.

Bütçeler aslında planlama için bir araçtır. Olası hedeflere ulaşmak için nelerin, hangi maliyetlerle yapılacağını ve ne kadar kâr edileceğini belirlemeye yarar. Bu araç, amaca dönüşür. Senenin son 3 ayı boyunca gelecek yılın bütçesi hazırlanır. Yetersiz yöneticilerin sorumluluk üstlenmemek için yeni çıkan bir fırsatı “Bütçede yok” diye reddedebilirler. Bunu engellemek amacıyla, gereksiz zaman alan ve hayata geçirilmeyen senaryolar üretilir.

🙂

Başka bir örnek de denetleme (teftiş)dir.

Denetlemenin amacı, işlerin önceden belirlenmiş hedeflere uygun gidip gitmediğini belirlemektir. İş yapma kuralları, aslında hedefe ulaşmayı kolaylaştırmak için saptanmıştır.

İlkokuldan beri, “müfettiş geliyor” denildiğinde ürkeriz. Müfettişin bizi değil, öğretmeni denetlediğini bilmeyiz.  Bizi sınava çektiğini düşünürüz.

İş hayatımdaki 35 yıl boyunca, kurallara uyulup uyulmadığını denetleyen, bu yönde çok saçma şekilde (örneğin “imzayı sayfanın yanlış yerine attın” diyerek) cezalandıran çok müfettiş gördüm. Ama hedeflerin gerçekleşmesiyle ve gerçekçi risklerle ilgilenenlerin sayısı sadece birkaç taneydi.

🙂

Unvanlar da bu değişimin bir parçasıdır.

Mesleğin yerini unvanlar alıverir. Mesleğini sorarsın, unvanlarını söyleyerek yanıtlarlar: Genel Müdür Yardımcısı, Başhekim, Operasyon Müdürü, Tedarik Kanalları Uzmanı, Okul Müdürü, Kürsü Başkanı, Kreatif Direktör, Evrak Memuru…” olduklarını söylerler.

😛

Bu sorunların bir kısmı bürokrasiyle ilgili görünebilir. Aslında hepsi, yetersiz insanların yanlış yerde durmasıyla ilgilidir. Bürokrasi icat edilmeden önce de imparatorluklar yıkıldı, kurumlar perişan oldu.

Bürokrasiyi tartışma konusu yaparken, “hangi bürokrasi tanımı” diye sormamın nedeni de budur.

😉

17 Eylül 2014 Çarşamba

Geçiş Hakkı (İşimiz Zaman Satmak 2)

Bir akşam, arkadaşlarla beraber iş sonrası Ortaköy’de bir iki saat oturduk. Daha sonra saat 20:30 sıralarında evime giderken, tek yönlü yolda bir taksi ile karşılaştık. Yol benimdi. İçinde bir müşterisi bulunan taksi, tek yönlü yola ters taraftan girmişti.

Gerek onun, gerekse benim iki araba boyu arkamızda boş yer vardı. Arabalardan herhangi biri iki araba boyu geri giderse, sorun çözülecekti. Köprüde karşılaşmış iki keçi gibi birbirimize baktıktan sonra, taksi şoförü dayanamadı:

–    Arabanı geri çek!
–    Burası tek yönlü yol ve benim yolum. Senin geri çekmen lazım.
–    Uzatma da, geri bas.

Ben arabanın kontağını kapattım, el frenini çektim ve ellerimi göğsümün üzerinde kavuşturarak, hiç bir şey söylemeden beklemeye başladım. Şoför, kabalığını artırmaya başladı. Ben sakin sesle uyardım:

–    Bu saatte senin işin benimkinden daha acele olmalı. Eğer zamanına önem veriyorsan geri git. Yoksa ben burada saatlerce beklerim.
–    Ulan, bela mısın be! Ben buranın kaç yıllık şoförüyüm. Adamı doğduğuna pişman ederim. (ve yazamayacağım bazı ilave sözler)
–    Bu söylediklerini yapmakta çok kararlıysan, hemen yolun ucunda bir polis var. Gel beraber gidelim, derdini ona da anlat.” diye sakince konuştum.

gecis-hakki-1

Taksi şoförü, benim sakin kararlılığımı görünce, söylenerek arabasını geri aldı. Yanından geçerken, o bana küfrediyordu; bense ona:

–    Bak bugün yeni bir şey öğrendin” diyordum, “zamanın değerini.”

Bu olayı da arkadaşlarıma anlattım. Tıpkı, Zaman Satmak 1‘de olduğu gibi değişik tepkiler aldım. “Taksi şoförüyle uğraşılmaz. Ben olsam hemen geri alırdım” ile başlayıp, “Doğru yönde giden ben olduğum zaman, hayatta geri çekilmezdim. kabalığının cezasını da aynı şekilde verirdim” ile biten geniş yelpazede her şey söylendi.

İçlerinden biri sordu:

–    Senin acelen olsaydı ne yapardın?
–    İlk önce benim haklı olduğumu söylerdim. Ama, adamın inatlaştığını görünce, hemen geri alırdım ki, daha fazla zamanım kaybolmasın.
–    Kimin haklı olduğunu, acelesi olmak mı belirliyor?
–    Hayır, kimin haklı olduğunu kurallar ve trafik işaretleri belirliyor. Zaman sıkışıklığı, yalnızca kimin taviz vermesi gerektiğini belirliyor.
–    Olmaz öyle şey. İnsan ya haklıdır, ya da haksız.

Arkadaşıma, haklı olmak veya olmamak konusunda hiçbir şeyin değişmediğini anlatamadım. Haklılığımı kanıtlamak için geçireceğim zamanın değeri, bu zamanın alternatif kullanımından daha az ise alternatife yöneleceğimi; aksi durumda, zaten işim yoksa ve zamanım fazlaysa, bu arada bir taksi şoförüne ders vermenin beni mutlu edeceğini söyledim.

Bir çok kişi için, haklı olmak yeterli nedendi. Oysa, haklı olduğunu karşısındaki de biliyordur. Demek ki önemli olan, ona kabul ettirdiğini bilmenin değeri söz konusu olmalı. Üstelik bu değer, alternatifinden daha fazla ise anlamlıdır. Yoksa yine zaman boşa harcanmış olur.

Haklı olduğunu karşı tarafa tartışmasız bir şekilde kabul ettirmenin alternatif maliyeti de öğrenilmesi gereken kavramlardan biridir aslında… Bir arkadaşımla şehirlerarası yolda hızla giderken, karşıdan gelen arabaya doğru aniden direksiyonu kırdı. Şoförler arasında “kafa gösterme” denen hareketi yaptı.

Kızgınlıkla haykırdım:

–    Ne yapıyorsun?
–    Kendi yolundan gitsin.

“Bak” dedim, “şehirlerarası yolda giderken çarpışan iki arabadan çıkarılan dört cesetten haklı olan yerine, geçip giden arabadaki hakkı yenilen canlı olmayı her zaman tercih ederim. Üstelik, geçiş hakkı, kesinlikle uğrunda can verilecek haklardan biri değildir.

Bir çok olayda, haklı olmak yetmez. Akıllı olmak da gerekir. Aklın en önemli ölçüsü de, alternatif bedeli iyi bilmektir. Üstelik zaman, en önemli bedellerden biridir.

1996